21 Ekim 2013 Pazartesi

Muhteşem tatil anılarım…



Bu bayram Antalya – Çıralı’daydık. Gidişimiz planlı olmadı. Son dakika da internetten girip kalacağımız yeri, uçak biletini, kiralık aracı ayarlamak tamamen şans eseri oldu. Hani üzerinde düşünsen planlar yapsan bu kadar olmazdı. Hava alanına geldiğimizde de hoş bir sürpriz karşıladı. Ford beklediğimiz araç Volvo çıkınca -ki pek severim Volvo’yu- şaşkınlık ve sevinç içerisinde Nar ve portakal ağaçlarıyla kaplı yollardan geçerek yaklaşık 1 – 1,5 saatlik araba yolculuğuyla otelimize vardık. Otelimiz çok şirin ufacık evlerden (bungalow değil) oluşan adeta şirinlerdeki mantar evler gibi şirin bir yer çıktı. Etrafı dağlarla çevrili odamızın balkonuna çıkıp bol oksijeni ciğerlerime doldurduğumda içimdeki huzur yüzümde kocaman bir gülümseme oldu. O gün gezmek yerine dinlenmeyi tercih ettik. Sahile gidip Ekim ayının son günlerinde yazdan kalma enteresan bir gün geçirdik… Deniz, güneş, kum tam anlamıyla harikaydı. Deniz sıcaklığı öylesine güzeldi ki sanıyorum 28 derece vardı. Tam bir şerbet, içinden çıkmak istemedim o derece..


Ertesi gün Olimpos’a gitmeye karar verdik. Sevgilimin dediğine göre (ki adam tam bir ölçüm cihazı, ne dese doğru çıkıyor.) 10 Km’lik bir yürüyüş yaptık.. Sahilden tarihi kalıntılara, Kadir’in bungalow evlerine kadar gezdik gördük. Dönüşte nar suyu içip midemiz bulansa da keyfimizden hiçbirşey kaybetmedik. Diğer günlerde hareketli geçti. Yanartaş’a çıktık. Gerçi benim ki pek çıkmak sayılmaz, ben süründüm çıkana kadar. Aslında 1 km olduğu söylenen bu yol, iri taşlar ve dik yokuşuyla gerçek anlamda nefesimi kesti. Hiç sönmeden yanan taşları gördük. Benim nefesim kesildiğinden tam tepeye çıkamadım ama sevgilimin çıkışını çok güzel izledim olduğum yerden J Sonraaa Tahtalı Dağı’na çıktık.. teleferikle 10 dakikalık bir yolculuktan sonra ulaştığımız 2365 metrelik bu dağda gördüğüm manzara olağanüstüydü. Paraşütle atlayan akıl almaz insanlar gördüm, içimden kendimi o boşluğa bırakma hissini yaşamak geçtiyse de yapamadım. Bisiklete binmeyi bilmeyen ben yine öğrenmeyi beceremedim. Ama çok güzel 3 tekerlekli bisiklet sürdüm. Hatta arkasına sevgilimi oturtup küçük bir tur bile attırdım. Akşamları mı? Her akşam içtik, 1 şişe şarap, 1 şişe rakı fiks olarak tükendi. Yemeklerimizden tatlı sohbetlerimiz oldu gecemize eşlik eden. Ve bu tatil sevgilimin de dediği gibi Karadeniz tatilimize eşdeğer bir tatil oldu. Hele gelmemize 1 gün kala havanın bozupta sağanak yağmur eşliğinde, denizin dev dalgalarını seyrederek içtiğimiz şarapların tadı damağımda kaldı. Kafa dinlemek, yenilenmek isteyenlere Olimpos’u tavsiye ederim. Ayrıca uzundur olmayan ilginç bir şey de oldu. İçime kocaman bir heves yerleşiverdi, yanı sıra birde mutluluk geldi.. Öylesine mutlu öylesine hevesliyim. Hani bir sihirli değnek vardı da Çıralı’da bana değdi.. Tüm bunları yaşamamı sağlayan adama, biricik aşkıma teşekkürlerimle..
İnsanlar geliyor, insanlar geçiyor yanımdan...
Arkama iki adam geldi. Biri sevgilisinin yalanını yakalamış diğerine anlatıyor. Yan masada bir çift var gülerek birşeyler anlatıyorlar birbirlerine. Aşağılar kalabalık. Her masada kalabalık guruplar var. Önümden geçen bir çift beni işaret ediyor. Birbirlerine bakıp birşey söylediler duyamadım. Niye bilmem insanların dikkatini çekmiş olmalıyım. Belki benden başka tek başına oturan olmadığı için, belki hem tek başıma hemde içiyor olduğum için bilmiyorum. Arkamdaki derdini unuttu herhalde benim hakkımda fikir yürütüyor. 'Sevgilisinden ayrılmış herhalde' dediğini duyuyorum. Şimdi 3 tane kız geldi.. Biri diğerine onun erkek arkadaşından hoşlandığını itiraf ediyor... Ortam gerginleşecek derken gülmeye başlıyorlar.. Bu masalardaki hiçbir mevzuyu yapmamama rağmen onlar değil ben yalnızım. Herşeyden sıyrılıp seni düşünüyorum. Aslına bakarsan seni çağırmak gelmişti aklıma buraya gelirken ama istemediğini düşündüren yazım şeklin teklif dahi edemememe sebep oldu. Olsun napalım senin canın sağ olsun. Hızlı içmiş olmalıyım başım dönüyor. Kalksam iyi olacak...

Kafam gayet iyi... Bindim arabaya Beylerbeyi sahilde buldum kendimi. Nasıl indim nasıl geldim bilmiyorum. Evi aradım birde çok geç geleceğimi söyledim. İçimden eve gitmek gelmiyor hoş gidecek halde de değilim. Yolda insanlar vardı, arkadaşlar, köpekler vardı gölgelere uzanmış.. en az 3 tanesi bir arada uzanmıştı gölgeye.. Aklımda sen varsın...

Şuan Yuşa tepesindeyim. Bu 2. Kez içipte buraya gelişim. Pek kalabalık. İnsanlar dua edip, resim çekiyorlar. Bende dua ettim. Duayı sana ettiğimi fark ettim çıkarken. Aklımda sen yürüdüm arabaya şimdi arabada yazıyorum bu satırları.. Aklımda hala sen varsın.

Anadolu Kavağı'na geldim. Yolda denize girenleri, piknik yapanları gördüm... Seni düşündüm... Yoros'a çıktım. Şuan Yoros'ta oturmuş bu satırları yazıyorum. Karşıya doğru bakıyorum aklımdan milyonlarca şey geçiyor, herşeyin başında ve sonunda sen varsın... İçimden aramak geçsede aramıyorum. Konuşmak istemeyeceğin düşüncesi ağır basıyor nedense... 
Beykoz'u sevmediğimi fark ediyorum. Niyeyse oraya gelince bir sıkıntı basıyor içime. Kırsal kesim gibi bir hâli var. Geniş anlamsız yolları...şehir desen değil köy desen hiç değil. Bu arada kalmış hâli sevmiyorum işte. Dönerken oradan geçecek olma fikri bile içimi sıkmaya yetti... Etrafa bakıyorum. Millette deliymişim gibi bana bakıyor. Ne bakıyorsunuz diye bağırasım var lakin önüme dönüp yazmaya devam ediyorum. 
Yoruldum araba kullanmaktan, düşünmekten, kafa yormaktan uyusam uyurum o derece yorulmuşum. Bir yerlerde çay yada kahve içmeliyim. Annemin sabah ki lafı aklıma geldi... 'Senin yaşındakiler...' İle başladı o bitmeyen cümleye.. Acaba şimdi telefon açsamda desem mi bak anne benim yaşımdakiler geçiyor yanımdan dalga geçiyorlar benimle, yanındakini dürtüp gülüyorlar... Neden yapıyorlar bunu anne?? Desem ne der acaba annem. Canım annem benim keşke benim gibi bir çocuğu olmasaydı. Galiba mutlu edemiyorum kimseyi. Öyle ya etsem bunca elalem örnek gösterilmezdi ya.. Ne yapsamda yaranamam kimselere... 

Kalktım Yoros'tan.. Sıkıldım insanların işi gücü yokmuş gibi hakkımda fikir yürütmelerinden. Şimdi yine sahilde bir tepedeyim. Benden başka birşey yok. Ağaçlar mis gibi kokuyor. Aklımda yine sen varsın. Herhalde kimse seni benim kadar düşünmemiştir. Kim düşünebilir ki bu kadar :)) diyeceksin ki ne düşünüyosun. Seni işte.. Seninle gezdiğimiz yerleri, senin bana söylediğin sözleri herşeyi ama herşeyi başa alıp alıp düşünüyorum çünkü çok özledim seni...özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim, özledim işte çok özledim... Ben kimseyi özlemem ama seni çok özledim. Gözlerim kapanıyor uykum geldi.. Kocaman ellerini hayal ediyorum. Dizine yatmışım elin başımda... Uyumak istiyorum.. Allah'tan hayal diye birşey var. Hayal bu ya yanımdasın.. Güya konuşmadan oturuyorsun yanıbaşımda... 

Bulunduğum tepeden indim hava kararmak üzere. Sahilde öylece duruyorum. Açtım camları rüzar geliyor. Seninle gelmiştik bir gece buraya duramamıştın sen. Bir iki adım atıp dönmüştük geriye işte şuan ben oradayım. Kimse yok... İleride trafikten duran arabaların kırmızı ışıklarını görüyorum. Artık istesemde düşünemeyecek bir haldeyim.. Yorgunum fazlasıyla... Yarın iş olmayaydı iyidi. Bu halde değil işe eve bile gidemiyorum ki.. Geç geleceğimi söylemeseydim keşke.. Keşke gelmeyeceğim deseydim. Deseydim de ne yapsaydım bilmiyorum onu da. Artık yazmak istemiyorum sadece dalgaların sesini dinleyeceğim, rüzgarı... Kimbilir belki kokunu getirir de rüzgar yüzümde bir gülümseme belirir...

18 Eylül 2013 Çarşamba

Ne istediğine dikkat et, gerçek olur!

Her evden çıkmayan insan gibi televizyon izliyordum. Genelde Türk filmleri oluyordu televizyonda. Kadın güzel, erkek yakışıklı.. Sevenler hep ayrı, hep ağlamaklı.. Başlarda çok bir şey anlamadan öylece bakıyorum. Sonraları kendimi kaptırıp asıl kız oluveriyorum. Başrolde ben varım adeta. Kadın gülüyor gülüyorum, kadın ağlıyor bende ağlıyorum. Öyle ki evdekilerin dalga konusuyum. Ben film izlerken oturup beni izliyorlar o da yetmezmiş gibi gülüyorlar, sinir oluyorum. Filmdeki adamların ağzında hep bir sigara, ellerinde içki.. arada kadında yakıp tellendiriyor bir tane. Hiç bizim evdeki gibi bir durum yok. Kavga, dövüş, entrika, kavuşma, çokça ağlama, vurulma, ölme... hep bir hareket hakim ve herkes çok güzel. Çocuk kafamda güzel insanların böyle yaşadığı fikri oluşurken, neden evde sigara içilmediği, annemin babamın birbirlerini seviyorlarsa neden kavga etmedikleri fikri dolaşıp duruyor. Üstelik bütün çocuklar dayak yerken benim el üstünde tutuluyor olmam Serdar Ortaç’ın deyimiyle kafamda deli sorulara sebep oluyor. Hep filmlerdeki gibi bir hayat düşlüyorum. Adam tutup kolundan sürüklerken kadını heyecandan kalbim duracak gibi oluyor. Ne kadar seviyorsa o kadar yakıyor canını gibi bir denklem var filmlerde. Bugün düşündüğümde şimdilerde filmlerin köşesine eklenen +7, +10, Aile v.b. gibi uyarıcı ibarelerin gerçekten önemli olduğunu anlıyorum. Çoğumuzun dalgasını geçtiği etkilenme o yaşlarda bende çokça baş gösteriyor. Hele Bergen’in hayatının anlatıldığı filmi izlediğim günü dün gibi hatırlıyorum. Başrolde Kadir İnanır var. Bakışları ok gibi, ekranı delip geçiyor o derece.. ben ekranın başında eriyorum. Sanki bana bakıyor, bana konuşuyor. Nasıl seviyor Bergen’i deli gibi, Bergen’de güzel hani. Sevilmeyecek gibi değil.. Denklem iyi kurulmuş yine kadın güzel, erkek yakışıklı. Durmadan dayak yiyiyor Bergen, yine de yılmadan kafa tutuyor sevdiğine.. İzlerken anlam veremiyorum Bergen’in davranışlarına. Seviyorsa neden sevdiğinin dediğini yapmıyor diye düşünüp duruyorum. Bergen suçlu, adam haklı oluyor gözümde. Hep bir taraf daha fazla sever ya, ben hep fazla sevenin tarafını tutuyorum. Tek kaşı havada dalgın dalgın içerken sigarasını Kadir İnanır, reklam giriyor araya. Bende dünyaya geri dönüyorum. Annem uzun süre seslenip benden cevap alamamış kızıyor.

‘Yine mi Türk filmi izliyorsun? Bin kere izledin bıkmadın mı?’
 ‘Anne ilk kez izliyorum bu filmi, Bergen’in hayatı.’
‘Senin izleyeceğin film değil o, başka şeyle uğraş’
‘Hiçte bile, çok güzel bir film. Keşke beni de öyle seven biri olsa..ne güzel’
‘.....deli etme beni. Adam kör etmiş kadını, özene özene ona mı özendin? Ne basit şeylerden hoşlanan bir kız oldun sen. Açıp bir tane kitap okumak yok v.s.v.s.’
‘Görürsün beni de öyle seven biri olacak, çok istiyorum olacak.’

Film bitiyor, ben ağlamaktan ölmüşüm. Başlıyorum filmi kafamda döndürmeye, beğendiğim kareler aklımdan geçtikçe bu saçma istek dua olup çıkıyor ağzımdan.
‘Allah’ım ne olur beni de böyle seven biri olsun. Aynı böyle.. lütfen, lütfen, lütfen’..
Derler ya düşüncelerinize dikkat edin kaderiniz olur diye, çok doğru. Bunu ayrı bir yazı konusu yapacağım için şuan asıl konuyu dağıtmadan devam etmek istiyorum.

Sabahtan akşama kadar izlediğim filmler çığ gibi büyürken, hayallerimde aynı oranda genişliyor. Bir hayal denizinde yaşıyor, olmayanı istiyorum. Olanlar kesmiyor. Mutlu ailem karmaşık hayal dünyamda yer bulmuyor. Başka şeylerden hoşlanıyorum. O kadar farklıyım ki, kimseyle uyuşmuyor düşüncem. Durmadan eleştiri konusu oluyorum. Dinlediğim müzikten izlediğim filme kadar her şey tek tek masaya yatırılıyor. Bir kulağımdan girip diğerinden çıkıyor, umurumda değil kimin ne düşündüğü. En damar şarkıları açıp, en acıklı filmleri izlemekteyim. İzlerken güçlü olana özentim büyüyor. Çünkü filmlerdeki asıl adam hep güç sahibi, hep mağrur. Girdiği yerlerde çekinilen bu adamın sevdiğinin yanında oldukça nazik ve sevgi dolu oluşu hoşuma gidiyor. Belki de en çok sevdiğine başka bir dünya yaratması hoşuma gidiyor. Onu tüm insanlardan ayrı tutması, koruması, kollaması, akıl almaz biçimde sevmesi, onun yanında bambaşka olması, tüm kimliklerden sıyrılması beni benden alıyor.


Hayallerim düşüncelere, düşüncelerim duaya, duam gerçeğe dönüşürken olacaklardan habersiz filmleri izlemeye devam ediyorum..

UNUTMA!


Yaptıklarını düşün.
Tamam.
Yaptıklarını yaptığımı düşün.
Buda tamam.
Hala normal geliyorsa yaptıkların devam et.

17 Eylül 2013 Salı

Ben senin mutsuzluğunu kıskandım Burcu...

Sene 1985 yada 1986...
Dört bilemedin beş yaşındayım. Dünyalar iyisi bir ailem var. Ne istersem yapılıyor ne istersem o oluyor. Ailenin en küçüğü olmam vesilesiyle hayli şımartılmaktayım. Dedem her sabah bahçelerinden topladığı çiçeklerle beni almaya geliyor. Herşey toz pembe herşey çok güzel. 

Alt katımızda Burcular oturuyor. Babası çok sinirli bir adam, hergün kavga hergün dayak. Annesi Mine teyze sinirden kendini yemişçesine zayıf bir kadın. O da sinirlendiğinde hem Burcu'yu hemde abisini dövüyor. Evlerindeki sinir harbi hiç eksilmeden çoğalıyor. Burcu, evlerinde doğru dürüst yemek pişmediği halde şişman. Onu bize gelmesi için ancak 'bize gelirsen öğlen yemeğimi sana veririm üstelik yine köfte var' diyerek kandırabiliyorum. Burcu bize geldiğinde ise oyun oynamak istiyor fakat hiçbir oyuncağımı ona vermiyorum. Buna sinirlenen Burcu beni gitmekle tehdit ediyor. İlk tehdit edilişim Burcu tarafından oluyor. Bende ilk savunmamı ona karşı yapıyorum 'o zaman köfteyi unut'.. Onu en zayıf noktasından vurmuş olmanın hazzıyla arkamı dönüp mutfağın yolunu tutuyorum. Arkamdan geldiğini bilmenin güveniyle öğle yemeğimi ona veriyorum. Yaşıtım tek arkadaşım Burcu.  Çünkü sokağa çıkmıyorum, korkuyorum. Ya evdekiler herşeyi toplarda bir yere giderse diye evden bir adım uzağa gidemiyorum. Bazen Burcu bizde o kadar doyuyor ki enerjisini atmak için sokağa çıkıyor. Öyle zamanlarda onu camdan izlemekle yetiniyorum. Burcu durmadan keşke senin annenin babanın kızı ben olsam diyor. Oyuncaklarımı, ailemi kısacası beni kıskanıyor. Bense hep onu izliyorum. Bir gün babası Ahmet amca hızla sokağa giriyor arabasını ani bir frenle durdurup hızla arabadan iniyor. Önündeki iki çocuğun ensesine iki tokat indirip Burcu'yu ensesinden yakalıyor.. Babaaaa deyişi havada uçuşurken baş ve işaret parmağı arasına yerleştirdiği sigarayı bir fiskeyle uzağa atıyor. O gün sigara olduğunun farkında olmadığım kırmızı ateş oynamakta olan çocukların önüne düşüyor. Çocuklar yere düşen şeyin üzerine eğilip gülüşüyor, ağızlarına götürüyor, birbirlerinin elinden almaya çalışırken alt kattan önce kavga sonra dayak sesleri geliyor. 

İÇİMDE UYANAN MERAK

O gün gördüğüm izmariti yeniden ne zaman görürüm diye merakla her gün cama yaslanıp bekliyorum. Ahmet amca elinde evde görmediğim birşeyle geliyor hergün. Ağzından dumanlar çıkartan kırmızı ışığı olan o şeyi çok merak ediyorum. Babam neden ağzından duman çıkartmıyor diye düşünüp dururken kafamda bir plan yapıyorum. Plana göre Ahmet amca geldiğinde sokağa çıkıp yere attığı her neyse diğer çocuklardan önce ben alacağım ve dumanlar benim ağzımdan çıkacak. O gün şans eseri sokakta kimse yok. Herşey planladığım gibi Ahmet amca geliyor, ağzındaki izmariti fiskeyle uzağa fırlatıyor... Ben tüm gücümle koşup alıyorum tam ağzıma koyuyorum ki ........ Beni çağırıyorlar evden .... Ne yapıyorsun sen?? Hiiiççç deyip eve geliyorum. O gün babamdan o yanan şeyin sigara olduğunu öğreniyorum. 
- Baba senin neden sigaran yok?
- İçmiyorum da ondan...
- Ama herkesin babası içiyor sen neden içmiyorsun?
- İyi birşey değilde ondan..
- Bana ne iç sen de iç babaaaa...

Aradan günler geçiyor ve ben gözlemlerim sonucu sorularıma yenilerini ekliyorum.

- Baba Burcu'nun babası sihirbaz mı?
- Neden sordun?
- Elinde su vardı, sonra tekrar su koydu süt oldu.
- İçki o süt değil.
- Sende alsana baba.
- Ama ben içki içmiyorum ki.
- Baba sen neden içki içmiyorsun ne olur içsen bari sigara içççç...

Bazen bu konuşmalarıma ağlamam eşlik ediyor babamın tesellisi işe yaramıyordu. 
Kendinde olmayana duyulan özlem iyi ve kötüyü ayırt edemiyordu. Deli gibi babamın içki ve sigara içmesini istiyordum. Gözlemlerim arttıkça bizde olmayan şeyler kötü de olsa sorun yaratıyordu. Mesela dayak.. Burcu deli gibi dayak yiyiyor sonra hemen eline bir kitap alıp camın önüne geçiyordu. Korkudan okuma yazmayı sökmüştü. Benden bu şekilde önde olmasını dayak yemesine bağladığım bir gece;
- Baba sen beni neden dövmüyorsun? Diye sordum.
Babam; 'o ne biçim laf kızım. İnsan olan dayak atmaz. Hem ben seni çok seviyorum nasıl kıyarda vururum sana' dediğinde kopardığım yaygarayı bugün gibi hatırlıyorum.
Keşke beni dövseydin baba, dövmediğin için çok mutsuzum diyerek ve ağlayarak uyuduğumda hatırımda. Babam o gün deli olduğumu düşünmediyse sanırım bir daha hiç düşünmemiştir. Şimdi düşünüyorum da Burcu beni kıskanırken bende onun mutsuzluğunu kıskanmışım diyorum. 


ASsssLLLIIIIIIIIIII bu yazı sana!


Aslı,

Dünyalar güzeli bir insan. Hayatımın kıytırık bir köşesinden dahil olmuş ve ne yazık ki mesafeler yüzünden o kıytırık köşede kalmış bir deli kız. Bir yazar, çizer(di) eskiden, şimdilerin en iyi okuyucularından... Aslı yazmasam ölürüm derken bir motor kazasında kolunu kaybetti. Ama o, 'olsun okumakta güzelmiş' diyebilen biri. O bugün verdiğim kararın arkasındaki insan. İşte bu yüzden yazım sana armağan Aslı!

Aslı nasıl oldu da gündeme geldi ben ona burada yazdığımı ne zaman söyledim boşverin çokta önemli değil. Önemli olan korkunç ısrarına karşı dayanamayıp, kısa hayatımın uzun hikayelerini anlatmaya karar vermem.. Hadi bakalım başlıyorum, iyi okumalar.

Okuyucuya Not:

Aşağıda yıllar evvel yazdığım yazının başladığı noktaya oradan bugüne geleceğim... zaman zaman ara verip bugünü de anlattığım olacaktır ama sıralamayı kaçırmamanız için yaklaşık tarihleri vereceğim. 

Neden aşağıdaki yazı derseniz bana göre önceyi sonraya bağlayan nokta bu yazıda.. Sonrası mı? Sonrası bitiş, sonrası unutulmayacak dersler, sonrası BEN..

Bu kısacık yazıyı bir ön söz yada bir kitabın arka kapağı gibi düşünebilirsiniz.. Yada ne isterseniz onu..

29/06/2006

Devlet çıkan izinleri gizli tutuyordu. Büyük bir heyecanla Mardin – Diyarbakır hattı üzerinden geleceklerini ve uçak bulabilirse direk İstanbul’a, yanıma geleceğini söyledi. O kadar beklediğim bir haber olmasına karşın içimde bir ACI hissettim ve “GELME” dedim. 


Gittikleri her yerden beni arıyor, o an nerede olduğunu haber veriyordu. Önce Mardin’e götürülmüşlerdi. Yolda patlayan mayın canını sıkmış telefonda şansına lanet ediyordu. Gelmeden, beni görmeden öleceğinden söz ediyordu. Keşke aramızda geçen son konuşma olsaydı ve ölseydi diye düşüneceğimi o an söyleseler ASLA inanmazdım. Aksilikler birbirini izledi. Patlayan mayında bir arkadaşı bacağını kaybetmişti. Bu nedenle Mardin üzerinden gizlice Diyarbakır’a götürüldüler. Heyecanım sıkıntıya dönüştü..Geleceğini biliyordum, ama geldikten sonra ....

24.12.2012'ye ait bir yazı.. yazmışım ve unutmuşum.. okuyun bakalım..






Türkü dinlemezdim ben.
Sevmem bilirsin.
Şimdi inanmazsın fonda bir türkü var...

'Türkü olmuşsun,
Umudummuşsun,
Sevdama, yarınlarıma' diyor..

Ağır türküler dinler oldum.. arabeskin dibine vurdum.
Tüm şarkılar bana yazıldı,tüm şarkılar seni anlattı. 
Daha çok Ahmet Kaya dinler oldum. Daha çok isyan eder..
Belki anarşist oldum dediğin gibi. 

13 Eylül 2013 Cuma

Beni daha yakından tanımak isteyenlere..



Çorbalardan yaylayı..
Yemeklerden taze fasulye, kuru fasulye, nohut sevmem.. gerçi nohut ve kuru fasulyeyi bazı durumlarda yiyebilirim. Örneğin içinde pastırma – sucuk olursa, nohut etsiz olursa.. tabi pilav olmadan yine yiyemem. Yanına birde yoğurt ve turşu olmalı. Kuru soğan olursa bu şartlar olmadan da yiyebilirim. Sanmayın ki bakliyat sevmem. Mercimek – pilav – yoğurt – turşu dörtlüsünü severim. Sebze genelde sevmem. Ama bezelyeyi severim. Ispanağı börekte severim. Öylece yiyemem dişim kamaşır. Sonra semizotundan hiç hoşlanmam. Meze olarak yoğurtla süslense de, salataya gizlense de içinden seçerim yiyemem. Dereotunu severim. Ama hamur işinin içerisine dahil edilirse daha bir hoşuma gider. Enginarla da yiyebildiğim sallantılı bu otun aksine maydanozdan hoşlanmam zira boğazıma takılır. Sonracıma kuru fasulyenin türevleri hoşuma gider şöyle bol sarımsaklı bir pilaki yada bol soğanlı bir piyaz olursa hiç hayır demem. Pilavı sevmem. Tek başına yiyemeyeceğim bu yiyeceği yine tek başına yemeye katlanamadığım diğer yiyeceklerin yanına katık edince anca boğazımdan geçer. Ekmek hiç sevmem. Ama ramazanda pideyi severim. Pideyi sevmem aslında midemi ağrıtır. Kebaplar dokunduğundan onuda tercih etmem. Tavuktan uzundur uzak duruyorum. Hatta canlısından da kıyın kıyın kaçarım fazla yanaşmam. Patlıcanın her şeyini severim lakin kabağın hiçbir şeyini sevmem. Kabak çekirdeği de buna dahildir. Kısacası makarna hariç bayıldığım bir şey yoktur. Tatlılardan güllacı sever, revaniden hiç hoşlanmam. Hele yassı kadayıfının anlamsızlığını üzerine ekilen çörek otuyla hiçbir yere oturtamam. Lokmaymış, tulumbaymış hiiiç hoşlanmam. Meyvelerden muzu sütün yanında yemeyi severim. Karpuz son birkaç yıldır üzerinde uğraş verip yediğim zahmetli bir su topu olmasının yanında alıpta yemeyeceğim bir meyvedir. Çilek 40 yıl düşünsem aklıma gelmez. Erik desen yine öyle.. kirazı severim ama o da olmasa da olur. Şeftali en bi bayıldığım şeydir, o da yerken suyunun akması sebebiyle uzak durduğum meyveler arasındadır. Kahvaltıyı akşam etmeyi sever, sabah kahvaltısından kaçarım. Gözümü açar açmaz süt içmeyi sever hatta açmadan da bayıla bayıla içip uykuma kaldığım yerden devam edebilirim. Yemeklere limon sıkmam. Ama salatayı bol limonlu yerim. Birde çiğ köfteye ve midye dolmaya limon sıkarım. Hamur işi sevmeme karşın kıymalı börek, çörek hiç sevmem. Yani börekte çörekte ıspanak tek tercihimdir. Mısır’ı çok severim. Haşlanmış süt mısıra ölürüm o derece.. ama közlenmişinin yanından geçmem. Patlamışını da severim. Yumurtayı her türlü yiyebilirim kaldı ki pilavlı, makarnalı, sebzeli her şeyle denemişliğim vardır. Ama aklım fikrim daha önce hiç yemediğim yemekleri denemenin hayaliyle doludur...


10 Eylül 2013 Salı

Zoraki konuşuyorum. Maksat kafam dağılsın. Nasıl bir kafaysa bu boynumun üzerinde taşımakta olduğum ne dağılır, ne düşünmekten 1 saniye olsun vazgeçer, ne unutur… Ulan bari benzetme yapma huyun olmasın diyorum o da yok. Çekilir dert değil.. çekiyorum.
Aslında hayat hiç şaşırtmıyor...
Sadece aklımdan geçenlerin başıma gelmesi sinir ediyor o kadar..
Buda geçer.. demek adet olmuş..

8 Eylül 2013 Pazar

Bir laf nasılda çöreklenir oturur insanın içine..
Hava kapadı ve yağmur yağıyor. Tek iyi yanı bu. 
Dizi var tv de Fatih Harbiye.. Dizi değil felaketler silsilesi. 
Güzel şeyler anlatmak istiyorum. Mesela dünü...
Masumiyet Müzesi'ne gittik. Müzede en çok etkilendiğim sevdiği kadının içtiği binlerce sigaranın sergilendiği alandı. Küçük notlar alınarak saklanmış binlerce izmarit...
Çukurcuma'dan Galatasaray Lisesi'nin yan sokağında Urban isimli yerde asmaların altında oturup içtik. Değişik bir gündü.. Daha da ilginci eve dönüp uykuya yatınca oldu.. Seni ağlarken görünce, gitme derken... Gitmem ki...derken sen rüya görmüşken.
Bir yandan yazıp bir yandan tv kanallarına bakıyordum. Show Tv'yi bir açtım.. Bir Hülya Avşar, İbrahim Tatlıses filmi Ayşen :) aman ne sevindim ne sevindim. Şimdi onu izleyeceğim bakalım belki sonra yeniden yazmaya devam ederim.

6 Eylül 2013 Cuma

Murathan Mungan'dan...

Hani erken inerdi karanlık,
Hani yağmur yağardı inceden,
Hani okuldan, işten dönerken,
Işıklar yanardı evlerde,
Eskidendi, çok eskiden.

Hani ay herkese gülümserken,
Mevsimler kimseyi dinlemezken...
Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken,
Eskidendi, çok eskiden.

Hani hepimiz arkadaşken,
Hani oyunlar tükenmemişken,
Henüz kimse bize ihanet etmemiş,
Biz kimseyi aldatmamışken,
Eskidendi, çok eskiden.

Hani şarkılar bizi bu kadar incitmezken,
Hani körkütük sarhoşken gençliğimizden,
Daha biz kimseye küsmemiş,
Daha kimse ölmemişken,
Eskidendi, çok eskiden.

Şimdi ay usul, yıldızlar eski
Hatıralar gökyüzü gibi gitmiyor üstümüzden
Geçen geçti,
Geçen geçti,
Geceyi söndür kalbim
Geceler de gençlik gibi eskidendi
Şimdi uykusuzluk vakti.

Karın altında nefes alınır mı?

Sanki alınır, alırken burnuna dolup erir taneler sonra karın üzerinde iki delik belirir nefes alıp veren.  Bir kere öyle yapmıştım. Kar yağarken yatmıştım yere… yüzüme düşmüştü kar tanecikleri bazıları eriyip gitti, bazıları kapladı üzerimi. Gülümseyerek yattığım yerden zorla kaldırıldım. Şimdi olsa kalkmazdım.

Bugünüm yarın olsa yada hep yeni baştan,
Yaşamak ne güzel olur, hiç başlamamışsan.
Geriye ne kalırdı yaşananları atsak,
Seni bir daha yaşamak isterim aslında.
Beni al kucağına, elini belime sar.
Beni almadığın an üşürüm sabaha kadar.
Beni al kucağına, elini belime sar.
Beni almadığın an ölürüm beni al.
Biraz önce uyurken seni koynuma aldım.
Dudağından öperken uykudan uyandım.
Sana böyle uzakken seni bir daha sevdim.
Yanına gelebilsem bir daha dönmezdim.

Beni al
 kucağına, elini belime sar.
Beni almadığın an üşürüm sabaha kadar.
Beni al kucağına, elini belime sar.
Beni almadığın an ölürüm beni al.

Güzel şarkıdır.. aklıma geldi, içimden söylerken bir de baktım satırlara da dökülmüş.

Gece kalkıp yazdığım, sabah uyandığımda yırtıp attığım kağıtlar çok fazla. Küçük küçük kağıtlar biriktirmişim. Unutmayayım diye mi? Unutmam ki ben.. güya deftere yapıştırma niyetim vardı elimi süremiyorum. Elimle – gözüm paralel çalışıyor.. el hareket halindeyken göz neden dolar ki?

Sınır yoksa ki yok neden zorlanıyorum der insan? Ağız alışkanlığı galiba. Yoksa niye olsun? Çarpmazsan acımaz canın.. çarpmadan acır sanırsın o ayrı..

Arabada gidiyorsun ibre artık yerinden çıkacak.. sesler uğulduyor kulağında sonra koca bir sessizlik… yüzüne düşen kar taneleri..

Öyle olsa ne olur böyle olsa ne olur? Saçma sapan.

Rusya’da insanı alıp uyutuyorlarmış. Hala tıbbın ilerlemesini hissedemiyorum burada, bu ülkede, İstanbul’da..

Acaba İstanbul’da olduğumu bilmesem.. yine de İstanbul-muş gibi hisseder miydim? Adının bir önemi olmazdı herhalde. Sonuçta hitap etmek istedikten sonra isim bulunur.

Yiyeceklerin hiçbir tadı yok. Eskisi gibi zevk vermiyor yemek yemek.. öylesine yutulan lokmalar.

Sadece uyuyabilme fikriyle hatta hayaliyle gün doldurmak, ne komik diyeceğim ama gülecek halim yok.


Ne saçma bir yazı yazdım..

27 Ağustos 2013 Salı

23 Ağustos 2013 Cuma

Yapamıyorum, beceremiyorum, olmuyor..Siz olmadan değil bu evde dünyada var olmak istemiyorum. 
Allah'ım dualarımı kabul et yalvarırım kabul et...

18 Ağustos 2013 Pazar

Ayılma anı...

Bir su sesi duydum... Yoğun bir ses sonra babamın koşar adımları...
Nasıl fırladım yataktan anlatamam.. Kusuyordu öyle korktum ki...
Ne yapacağımı bilemez bir halde havlu kağıtları alıp yerleri silmeye başladım. Şimdi yatıyor bense ağlıyorum. Sinirim çok bozuldu çok korktum. İçimdeki korku beni öldürecek öyle ki nefes alamıyorum.. Allah'ım çok korkuyorum ne olur yardım et.
Baba ne olur hasta olma emi??
Şuan öyle acayip bir haldeyim ki kalkıpta yanına gelecek halim bile yok.

17 Ağustos 2013 Cumartesi

Hayat 65'ten sonra güzel..

Bu sabah kalkar kalkmaz aklıma geldi ve hemen anneme söyledim arada gidelim diye. Bahsettiğim kişi annemin bir arkadaşı. Kendisini çok severim. Neden sevdiğime gelince bir kere kendimi yanında korkunç rahat hissediyorum sonra olduğu gibi bir insan ama en çok neden derseniz sürekli küfürlü konuşup gülmekten öldüren bir yanı olması. Düşünün 8 saat boyunca bizi gülmekten öldürdü. Aslen Bosnalı. Annesi tarafından hayatına yön verilmiş biri o. Bu okula gideceksin demiş gitmiş sonra bu okula gideceksin demiş ona gitmiş sonra bu adamla evleneceksin demiş o da evlenmiş. Kocası sonradan Müslüman olmuş bir Ermeni. Aslında iyi bir adam ama aması var. Yıllarca ailesinin karısını ezmesine göz yummuş, fazla rahat ve yemekten başka birşey düşünmeyen bir adam. Ne zaman ki adamın annesi ölmüş, kardeşleriyle arası açılmış, benimki içindeki kini kusma fırsatını yakalamış. Oh iyi de yapmış. Yıllarca ezik yaşamış, çile çekmiş bu kadın belirli bir zamandan sonra boşvermiş herşeyi şimdilerde hayatını yaşıyor. Felsefesi çok farklı kimsenin cesaret edemeyeceği şekilde düşünüp yaşıyor. Kolay kolay birşeye bozulmuyor, aldırmaz, umursamaz bir hâli var. Ona bugün anlattıklarıma karşılık hayat 65'ten sonra güzel, o zaman anlıyorsun diyor. Kıskandım onu. Hayatını hep başkalarının yönlendirmesiyle yaşamış bu kadının geldiği nokta varmak istediğim nokta. Ama o bunu şimdi anlayamayacağımı söyledi. İnsan 65 olmadan öyleymiş gibi yaşayamaz mı? Neydi ki bu farklılık?? Bunca şeyi yaşamak mı gerek bu bakış açısına ulaşmak için sorular sorular sorular...

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Sınanıyorum..

Rabbena efriğ aleyna sabran ve sebbit ekdamena vensurna alel kavmil kafiriiin.... (Bakara)

Allah'ım sen sabır ver yarabbim.. sen sabır ver. Amin.

Vicdan uyur mu sandın???

Saatlerimiz 00:12 ve telefonum çaldı inanılır gibi değil. Yattığım yerden ışığı yanıp sönen telefonun yanına gittiğimde gördüm adını. Normalde hafta içi 22'de yatan kız gece yarısı beni arıyor. Bu imkansız gibi birşeyken pişmanlık uyutmamıştı... Bekle açarım salak diyerek yatağıma döndüm.. Bu seferde mesajlar gelmeye başladı.. Yarın akşam beni içmeye götürecekmiş güleyim bari... Acaba değil içmek ölecek olsam onunla su bile içer miyim?? Tabi ki cevap vermedim hiçbir mesaja... Ben bu satırları yazmaya devam ederken mesajlar gelmeye devam ediyor. Anlaşılan o ki yaptığının pişmanlığı bu gece onu uyutmayacak ve günlerdir sıcaktan uyuyamayan ben, bu gece rahatlamış olarak uyuyacağım.
Ara ara belki bulursun....

Birde ufak dileğim var hazır uyuyamıyorken bu gece bana yaptığı tüm haksızlıkların birbir aklına gelmesini diliyorum..

13 Ağustos 2013 Salı

Lanet olsun içimdeki insan sevgisine...

Sevgilim,
Şimdi sen bana kızacaksın yine arabesk yine karamsar bir yazı diye ama hiç kızma çünkü çok sinirliyim ve yazmazsam çatlayacağım. Bana diyorsun ya insanlara şans ver hemen kestirip atma diye.. Gerçi sende biliyorsun hemen kestirip atmadığımı ama sen daha farklı bakıyorsun insanlara neyse uzatmayacağım konuya geliyorum. Salak ben, kalktım birisine bir şans vereyim dedim (kızın biri sen anladın onu) yine hayal kırıklığı yine hüsran. Bundan birkaç gün evvel çok yalnız olduğunu ve çok sıkıldığını söyleyen bu arkadaşa dedim ki beni niye aramadın gelirdim. Dedi ki 'gelmezsin diye demedim' bende ona dedim ki 'ne zaman çağırdın da gelmedim ayıp ya bari benim yerime düşünüp karar verme'. Baktım bunun üzerine yaptığını anladı ve yine yanaşmaya çalışıyor hadi dedim bu sefer geri çevirmeyeyim telafi etmeye çalışıyor. Bu sırada bana 'akşam bana gel' diyor falan iyi dedim geri çevirmedim. Ne oldu biliyor musun? Ben yoldayken mesaj geldi önce şaka yapıyor sandım. Emin olmak için aradım ne dedi biliyor musun? 'Dışarıda olacağım gelme' tabi şimdi böyle üstü kapalı yazıyorum ama sonra detaylıca anlatırım. Nasıl sinirlendim anlatamam. Peki dedim. Bu seferde diyor ki yarın konuşuruz yarın gelirsin. Konuşuruz deyip kapadım telefonu. Tabi kapadıktan sonra neler sayıyorum ben tahmin edersin. Ama bitti bir daha çok önemli birşey olmadıkça asla ama asla sıkıntıdan gebersem gitmeyeceğim. Hiç kızma bana çünkü haklıyım. Lanet olsun içimdeki iyi niyete, hep bu yüzden mağdur oluyorum ya oh iyi oluyor bana. Hala akıllanmadım halaaaaa... Yeter ya bende mi bir salaklık var? Sahi senin düşüncen çok önemli benim için neden böyle oluyor desene.. Neden iyi niyet gösterdikçe canımı acıtıyorlar?? O kadar sinirlendim ki annemle babama bile anlattım tabi birde küfrediyorum o sırada.. Annem dedi ki seni daha hoşgörülü görüyor insanlar o yüzden seni ekiyor, o yüzden seninle programını iptal ediyor... Belki de haklı ne dersin?? Ama hesap edilmeyen birşey var böyle durumlarda ben gerçekten çok üzülüyorum kalbim kırılıyor fazlasıyla neyse ya böyle işte.. Yazıpta rahatlamak istedim sadece. İyi ki varsın yoksa kime ne anlatırım...sen benim en iyi arkadaşımsın sen benim canımsın.
Uyuyamıyorum...
Yakın zamanda deprem olursa hiç şaşırmayacağım...
Tabi bunun uyumamamla alakası yok o sadece ayık olmamın sebebi. 
Ama deprem sadece bir hissiyat bir yerde bir deprem olacak...

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Amr Diab - Kapa gözlerini ve dinle sevgilim..


Mavi Mavi


Türk sinemasının olmazsa olmazı..
'Ben izlemedim' kelimesini kabul etmeyen bir film. 
Bir çoğuna göre basit, saçma sapan.. 
Oysa izlemeyen bilmez içindeki saflığı. Aslında bir filmin değer bulması için çokta sanatsal öğeler barındırması gerekmez. Konu aşk olunca çetrefilli görsellere, değişik anlatımlara gerek yoktur. 
Aşk basittir tamda bu filmdeki gibi. Filmin geri planından kamera önüne taşmış olan aşkı kimse görmezden gelemez. Hülya Avşar'ın önce dalga geçtiği, sonra peşinden kapılıp gittiği İbrahim Tatlıses'in karşısına geçip sevdiğini söylediği sahne, dökülen gözyaşı gerçektir. O dönemde aşk yaşadıkları herkesçe malum. Film biraz bahanesi olmuş gözler önüne sermek için. Filmin akışında seçilen şarkılarda çok uyumlu. Örneğin İbrahim'in annesi bu aşka karşı çıkar, o kız sana uygun değil der, aynı şekilde Hülya'nın ailesi de zengin olduklarından fakir bir minibüs şoförünü uygun bulmazlar kızlarına.. Mahalle baskısı bir aşkı heba ederken, İbo'nun yanık sesi devreye girer...


Söyleyin ne verdi dertlerden başka 
İstemem gelmesin aşkımız bitsin 
Onunla küstüm ben hayata aşka 
Bırakın bırakın bırakın gitsin 
Bir kere insanın şansı gülecek 
Sevgili dediğin kıymet bilecek 
Bu dünya o yokken elbet dönecek 
Bırakın bırakın bırakın gitsin 
Bırakın bu sevda burada bitsin 
Bırakın bırakın bırakın gitsin 
Kapansın kapılar geriye dönsün 
Onunda gün gelip umudu sönsün 
Bırakın bırakın bırakın gitsin 
Bir kere insanın şansı gülecek 
Sevgili dediğin kıymet bilecek 
Bu dünya o yokken elbet dönecek 
Bırakın bırakın bırakın gitsin 
Bırakın bu sevda burada bitsin 
Bırakın bırakın bırakın gitsin
Bir kere insanın şansı gülecek 
Sevgili dediğin kıymet bilecek 
Bırakın bırakın bırakın gitsin 
Bırakın bu sevda burada bitsin 
Bırakın bırakın bırakın gitsin
Bu dünya o yokken elbet dönecek 
Sevilmek çok ona sevipte görsün 

Fakir kız, zengin oğlan.. yada tam tersi aşklar yalnızca Türk filmlerine mahsus değil. 
Bir arkadaşım vardı bu filmi izlerken aklıma o geldi. Çok zengin bir ailenin kızı. 
Birde sevgilisi vardı. Hiç unutmam çocuğun adı Servet.. Evlerinin kapıcılığını yapıyordu. 
Herkes nasılda dalga geçerdi. İçten içe üzüldüğünü bilmeme rağmen dışarıya karşı güçlü duruşlarını oldum olası takdir ettim. 
İnsanlar kendilerinden farklı olana, umursamayana yüklenerek kendini tatmin ediyordu. Can yakmak, seveni ayırmak farklı bir haz yaşatıyordu. 
Çevresinde böyle bir aşka şahit olmayanların, görmezden gelenlerin dalga geçtiği bu film, en sevdiğim filmlerden biridir. Ne zaman izlesem ağlarım, ne zaman izlesem aynı etkiyi üzerimde hissederim. Kim ne derse desin aşkın özü 'Arabesk'tir. 
İstediğin kadar sevme, istediğin kadar yerin dibine sok aşk arabesktir 
bunu kimse değiştiremez. 
İçinde bir miktar acı, bir miktar korku, bir miktar hüzün varsa aç bir arabesk şarkı, mutlaka 
seni sana anlatacak sözler bulursun, üstelik lafı dolandırmaz arabesk.. 
Direk söyler ne diyecekse.. boşuna dememişler damar diye..

Neyse yazım çok uzadı. Bu yazıyı bir şarkıyla bağlamak gerekirse...

Çok sevdiğim bir şarkıyla sizi baş başa bırakıyorum.. Arabesk günler dilerim.



.......

Bir sıkıntı düştü içime..
Neden bilmiyorum ama çok korkuyorum.
Ağlıyorum..
Allah'ım içimi ferahlatacak ufacık bir işaret ver yeter.

11 Ağustos 2013 Pazar

Katil oldum!

10 Level atlayacak kadar ne oldu ki??
Beyin hücrelerimi öldürdüm pişman değilim!

6 Ağustos 2013 Salı

Ferdi Tayfur bir efsanedir..



Uzundur hatta o kadar uzun ki neredeyse 8 yıldır sabah gelir gelmez müzik açmıyordum. Ama bu sabah gelir gelmez eski günlerdeki gibi açtım müzikleri arka arkaya. Uzundur dinlemediğimden midir bilmem birbiriyle alakalı alakasız sevdiğim ne kadar şarkı varsa dinliyorum. Paylaştığım bir önceki şarkıdan sonra bu şarkı garip gelebilir.. Ama sözlere kendinizi kaptırdığınızda öyle güzeldir ki bu şarkı.. Umarım keyifle dinlersiniz...

Zor Değil...

Sallıyorum bol keseden 
Sağa sola, zor değil 
Atıyorum, tutuyorum 
Kâh tutamıyorum, zor değil 

Dönüyorum köşeleri 
Dört köşeli, zor değil 
Vuruyorum dizlerime 
Ah pata-küte zor değil 

Katıyorum tozu dumana da 
Toz değil, toz değil


Biliyorum hepsi havagazı 
Söz değil, ah söz değil 

Deniyordum seni 
Sen seversin bunu 
Sevmediysen peki 
Sen tamamla sonu 

Halk ararsan çık saraydan 
Ağlıyorsan dön yolundan 
Aşka dair konuşursan 
Gerisini sen tamamla 

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Ne salağım..

Bileklik yaptım kopça yok.. Attım bir düğüm. Bu seferde elimden geçmiyor. Zar zor geçirdim bir daha çıkarmamak üzere..Hiçbirşeye benzemedi. Kendime ceza olarak böyle işe gideceğim.

20 Temmuz 2013 Cumartesi

Duran zaman mı?

Akşam yine erken yattım ve sabah 7'de kalktım. Ama uzun bir gün yaşamak istemediğimden tekrar yattım. Bu sefer 10'da uyandım. Ne kadar yatarsam yatayım uyuyamayacağımı anladığım için kalktım. Canım hiçbirşey istemediği için zorla kahvaltımı ettim. Bazen zaman duruyor adeta. Zaman öyle bir duruyor ki patlıyorsun sıkıntıdan. Birde fena bir huyum var böyle anlarda hiçbirşey yapmıyorum, yapamıyorum. Oysa başka birşeyle uğraşsam zaman geçecek ama yok ben yapamıyorum. Öylece durduğum bu anlarda kafamda dursa ne ala. Aksine kafam durmuyor oradan oraya düşüncelere sürükleniyor. İyi birşeyde yok bu düşüncelerde hep olumsuz hep sıkıntılı şeyler. İnsanlar hep hareket halinde, bir çoğu zamanı yakalama derdinde. Birşeyler sığdırmak günü doldurmak telaşında. Benim için saçma bu tür uğraşlar. Zamanı yakalama gibi bir telaşa girecek ne halim nede isteğim var. Bu satırları yazarken aklıma rüyamda seni gördüğüm geliyor. Biliyor musun insan en çok özlediğini görürmüş rüyasında. Bunca özlemesem böyle sık görmezdim ki. Acaba ne yapıyorsun? Spordan çıkmışsındır herhalde belki de hiç gitmedin geziyorsun. Bende senin aklına geldim mi bu satırları yazarken?? Ne yapıyor acaba diye geçirdin mi aklından? Tahminin zor olmaz aslında yaptıklarım belli. Yada yapmadıklarım mı demeliyim :) eski dizilerin tekrarı var onlara bakıyorum göz ucuyla. Saat bire geldi ve ben sıkıntıdan patlıyorum. İşte böyle sevgilim bir günü daha böyle ortaladım. Birde seni çok özledim. Belki seni görmek için yine yatarım bir uykudan diğerine...

19 Temmuz 2013 Cuma

Bugün ne yapıyorum?

Sevgilim günaydın,

Dün akşam dokuzda yatmama rağmen sabah 11:30'da uyandım. Günlerdir sessizliğe alışmış kulaklarım yol yapım çalışmasının gürültüsüyle doldu taştı. Araçların sesi bir yandan iş makinelerinin gürültüsü diğer yandan.. Gözlerimi kapadım yeniden. Bu sese uyanmak istemedim. Seni düşündüm. Şimdi tatilde olsaydık bu saatte sahile inecektik belki de denizdeydik diye düşündüm. Sanki ne düşündüğümü bilirmişte beni rahatsız etmek için elinden geleni yaparmış gibi daha yoğun bir gürültü doldu odama. Mecburen kalktım. Evde kimse yoktu. Mutfağa gidip kahvaltı ettim. Sonra günlerdir çalmayan telefonum işten arayanlarla doldu taştı. Özlediğini söyleyenlere güldüm geçtim çünkü hiçbirini özlememiştim. Sağolsunlar tatil bitti haftaya iş var diye hatırlatmalarda bulundular. Hayatımda özlediğim tek insanın sen olduğunu fark ettim. Birde dönmemizle beraber kafamın kazan gibi olduğunu...Düşünceler beni bekliyormuş meğer. Neyse böyle işte açtım televizyonu ne kadar dizi varsa izleyeceğim. Şimdilik bu kadar çok öpüyorum.

18 Temmuz 2013 Perşembe

Hiç özlememişim dönünce anladım..

Şimdi eve geldim. Bir haftalık rüya tatilimiz sona erdi. Tatilleri hep çok sevdim ama en sevdiğim tatiller seninle geçenler. Senin olduğun tüm zamanları seviyorum. Tatilimiz de bu zamanlardan biri oldu. Yola çıkışımızdan dönene kadar herşey öyle güzeldi ki. Bol bol seni izleme fırsatım oldu. Denize girerken, şezlongda uyurken, yürürken, konuşurken, yemek yerken, içerken, gazete okurken, köpeklerle konuşurken.... İzledikçe sevdim, seve seve izledim seni, sen uykudayken yüzünü de sevdim, duymasanda konuştum, sevdiğimi söyledim sana. Hangi birini demeli ki? Sabah yürüyüşümüzü mü, yan yana uzanmamızı mı? Seni güneşten korusun diye kremler sürerken sevmek için seni fırsat yaratışımı mı? Yoksa bacaklarını açıp denizde balık yakalayan çingene çocukları izleyip onlarla resim çektirmemizi mi? Güneşin doğuş ve batışını aynı noktadan izleyebileceğimizi düşündüğüm o yerde yemek yerken gelen kediye su döküp kaçırışımı mı? Pis teyzeyi, koca donlu kadını mı? Göbek tokuşturan, kıllarını yolan, bacağını açıp iskelede seksi tavırlar sergileyen Maraşlı adamları mı? Ön ve arka açık muhabbetine kattığın ilham verici yuvarlak kesilmiş donları mı? 10 TL yi kaptırdığımız lunaparkı soyma planı yaparken yan masada parayı verdiğimiz adamın oturuyor olmasını mı? Neyi anlatayım bilmiyorum ki? Çok güzeldi işte. Senin olduğun her yer, her zaman olduğu gibi çok güzeldi sevgilim. Bu güzel tatil için tekrar çok teşekkür ederim. Şimdi orada olsak ne yapardık diye düşünüyorum. Muhtemelen yeşilimde yemek yiyiyorduk. Sonra kalkıp sallana sallana yürür, döner odamıza gelirdik. Ben sırtına ilaç sürer birde öpücük kondururdum. Uzanır yanyana oyun oynardık. Sen olurdun yanımda daha ne olsun. Ne çabuk geçiyor zaman. Keşke elimde sihirli bir değnek olsaydı. Sen yanımdayken durdururdum zamanı. Allah'tan zihninde geri sarabiliyor insan. Durup durup başa almam bundan. Hep senli zamanları tekrar ediyorum. İşte böyle sevgilim. Biten tatilimizin ardından azda olsa yazmak istedim. Yazarak düşünmek, zihnimde tekrar etmek. Tekrar ederek döndüğümü unutmak çünkü ben seninkeyken hiçbirşeyi özlememişim dönünce birkez daha anladım.

2 Temmuz 2013 Salı

İyi ki doğdun sevgilim!

Canım,
Biricik sevgilim,
Doğum günün kutlu olsun!

Sana çok uzun bir ömür diliyorum ama benimle :)
Çok ama çok mutlu ol istiyorum ama benimle :)
Dünyada en mutlu insan sen ol ama benimle :)
Hep benimle ol, hep birlikte :)

İyi ki doğmuşsun, 
İyi ki tanıdım seni, 
İyi ki sevdim, iyi ki sevdin..
İyi ki hayatımdasın, 
Çünkü sen benim hayatımsın ve ben seni çok ama herşeyden çok SEVİYORUM!

Doğum günün doğum günümdür sevgilim, en sevdiğim, tek sevdiğim, herşeyim...

1 Temmuz 2013 Pazartesi

Bir yere gitsen de dönmesen..

Bugün günümü zehir eden, bir telefonuyla beni triplere sokan bir arkadaşımdan bahsedeceğim.

Kendisini tanıdığımda yani yıllar ve yıllar evvel. Onun böylesine rahatsız bir kişilik olduğunu tahmin edemezdim elbette. Sağ olsun tanışmamıza vesile olan arkadaşta uyarmadı. Oysa bayılırdı biriyle tanıştırmadan evvel din-dil-ırk açısından bilgi vermeye. En kızdığım yanı da bu oldu her zaman. Güya ayrımcılık yapmıyordu, ayrımcılığa karşıydı lakin bu konuda yaptığı bilgilendirmeleri hep sanki bizler ayırımcılık yaparız diye önden uyarmak maksadıyla  yaptığını söylerdi. Neyse bu kadar bilgi veren insan hiçbir bilgi vermeden bahse konu kişiyle tanıştırdı. İlk görüşmeler pek keyifliydi. Hani bir gariplik sezersin ama kendine mal edersin ya öyle bir şey oldu geçen zaman içerisinde. Arasıra olan görüşmelerimiz bundan dört sene evvel sıklaştığında noktayı koyabilseydim böyle olmayacaktı. Keşke görüşmediği insanlardan biri de ben olsaydım dediğim anlar da olmadı değil. Buna rağmen görüşmeye devam ettim. Hani cinayet filmlerinde katil eve girer kadını öldürecektir. Kadın sokak kapısından kaçmak yerine üst kata kaçar da sinir olursun ya. Benimki de o hesap. Bile bile ama niyeyse kondurmadan görüşmeye devam durumları..


Lakin kadın rahatsızmış… herkesin her şeyini öğrenme diye bir rahatsızlık varsa o da onda mevcutmuş. En ufak ayrıntı bile onun için hava gibi, su gibiymiş bilemedim. Sanki her şeyimi anlatmaya mecburmuşum gibi üzerime gelmeler, takipler, telefonlar… Allah’tan erkek değilmiş yolumu keserdi, evimi basardı herhalde. Zaman içerisinde uzaklaşabildiğim kadar uzaklaşsam da huzursuz etmede hız kesmiyor. Bir telefon uzağımda olması, bir cevapsız çağrısı çılgına çevirmeye yetiyor da artıyor bile. Hiç mi iyi yanı yok. Elbette var. Tüm bu hastalıklı hallerinden sıyrıldığı ender zamanlarda iyi bir dinleyici olur, güzel akıl verir, kötü gün dostudur ama dedim ya iyi günü de kötü bir güne çevirmede, kabus yaratmada üzerine tanımıyorum. Tüm bunların ışığında ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Bu yazıyı da sırf belki yazarken aklıma bir şey gelir diye yazıyorum.. o derece sıkıntıdayım ve aklıma bir çıkış yolu gelmiyor.

28 Haziran 2013 Cuma

19. Yüzyılın bir tanesi Verdi..

Verdi'yi pek severim. Besteleri dinlerken alır götürür insanı...
Taa uzak diyarlarda jozefin koltuğumda uzanırken bulurum kendimi.
Açık bir pencere ve içeri dolan rüzgarla gelir melodiler adeta.
Sanmayın ki çok klasik bir insanım aksine arabesk yanım ağır basar lakin bir yanımda pek sever klasik müziği, operayı..
Amaaaa bunca zamandır operaya giderim sevgiliyle gitmek pek bir başka oluyormuş bunu anladım. 
Canım sevgilim, önce sana pek çok teşekkür ederim beni şaşırtıpta program yaptığın için, sonra 3 saat oturup izlediğin için ayrıca teşekkür ederim. Seninle herşeyde olduğu gibi operada da ayrı keyif aldım. Bu küçük yazıyı da bunun için yazdım :) kocaman öpücüklerimle...

27 Haziran 2013 Perşembe

25 Haziran 2013 Salı

23 Haziran 2013 Pazar

Tedirginlik...

Tedirginlik fenadır.. 
En kötüsü de karşındakinin tedirginliğinin sebebini anladığını düşünmenden gelir.
Seni tüm bu sebeplerinle başbaşa bırakıyorum. 
Hoşça kal!

Komiksin hemde çok...

Ama merak etme yüzüne vurmayacağım..

20 Haziran 2013 Perşembe

Bu böyledir..

Bir cisim bir yere yakın ise, diğer yerden uzaklaşmış demektir.
Bir cismin 2 yere aynı anda yakın olması için, o 2 yerin yanyana olması gerekmektedir. Aksi durumda sadece birine yakınlaşmış olursunuz.
Hayatta böyle..
Bir yere yakınsan diğer yerden uzaklaşırsın..

Biliyor musun?

Haftanın 7 günü var..

19 Haziran 2013 Çarşamba

.....

Hep aynı hikaye... 

Hep ama hep!

.....


İçimden geçeni bir tek sen biliyorsun Allah'ım bir tek sen... 

Ya bi çekil git diyicem, yol vericem!



Arkadaş ne yan geçti bilmiyorum. Anlamak gibi bir çabamda yok, olamazda zaten. Tükettin içimde ne varsa o derece. Ha diyeceksin ki ne demeye yazıyorsun olurda denk gelirde okursan bilesin diye yazıyorum. Zahmet ettim biliyorum. Biliyorum ki iyilikle, doğrulukla olmuyor. Her gün biriniz iyi olmanın zararını göstere göstere öğretiyor ya oradan biliyorum.

Kardeşim, çıkmışsın gitmişsin dışarı çalışmışsın gelmişsin eyvallah. Ama sanki bana yapmışsın. Gelirken beni düşündüğünü göstermek adına -ki bunu da neden yaptığını biliyorum- soğuk içecek getirmişsin buna da eyvallah. Peki ne demeye getirip masaya vuruyorsun 'al bunu aldım, git bardak getir' diye atarlanıyorsun? Artistliğin kime diye sorduğumda neden yüzün düşüyor? Ne bozuluyorsun? Bak, bu güne kadar açık ve net oldum. Dünyada bir başıma kalacağımı bilsem tavrım değişmez benim. Ha yüzün düşüyor, çenen açılıyor. Bu seferde çok sıcaktı dışarısı diyorsun. ‘Havayı ben mi harladım?’ diyorum basıp giyorsun. Git, git nereye gidersen git umurumda değil lakin geri dönüyorsun. Elinde bardakla yanıma geliyorsun yeniden. Çok istememe rağmen içmiyorum aldığın içeceği, yine yüzün düşüyor. Kendin edip kendin buluyorsun. Ama bil istiyorum bir gün sen gitmeden ben git diyicem sana yol vericem haberin olsun. Ohhh be rahatladım.

12 Haziran 2013 Çarşamba

Metronun gölgesinde dinlenemezsin!

Hiçbir zaman tarihle aram iyi olmadı. Okulda sınava girmeden evvel annemin ezberlettiği bir ders olmaktan öteye gidemedi. Kim kimi öldürmüş, hangi savaş neden çıkmış, devletler nasıl kurulmuş, nasıl çökmüş umurumda değildi. Aklım fikrim bir an evvel dersin bitmesi ve dedeme gitmekteydi. Dedemlerin evi 3 ayrı bölümden oluşuyordu. 3 kat ve 3 daire. Her dairenin bir ön ve birde arka bahçesi vardı. 3 ayrı minik kapıdan giriyordunuz apartmana. Dedemlere ait olan kısım dün gibi aklımda. Girişte sağda hanımeli sardırmıştı dedem kapıya, onun yanında da sarı gül... Kapıya varmadan kokusu başını döndürürdü insanın.. Hanımelinin kokusu gülün kokusuna karışırdı. İster istemez gülümseyerek girerdi herkes o kapıdan. Apartmanın giriş kapısına kadar eşlik ederdi ön bahçe... Yürüme yolunun kenarına pembe ve beyaz yoncalar ekmişti dedem. Yoncaların bir sıra gerisinde yine güller vardı pembe, kırmızı, beyaz, sarı ve siyah ... Karagözler vardı birde diğer apartmanın komşu duvarına yakın.. Yanlarında aslanağızları pembe pembe.. 
Arka bahçe ise sebze bahçesiydi. Mevsimine göre ekerdi dedem. Anlattığına göre Yunanistan'da çok güzel bir bahçeleri varmış birde annesinin onun için yaptığı hamağı. Hep hamak isterdi dedem. Yaşarken bir daha yatmak nasip olmadı dedeciğime.. Çok güzel bir adamdı. Güzel derken hem dışı hemde içi. Bana toprağı, çeşitlerini, tohumun veya fidanın nasıl ekilmesi gerektiğini sonra çiçek ve ağaç türlerini hep dedem öğretti. Benim için diktiği ve birlikte ektiğimiz ağaçlarımız vardı. 3 ayrı bahçe olmasına karşın en güzeliydi bizimki. Bu bahçeler öyle duvarlarla bölünmüyordu. Minik çiçekler vardı bir sıra sınırı belirtmek adına. Şimdiki gibi kalın duvarlar, dikenli teller yada güvenlik görevlileri korumazdı bahçelerimizi. Öğlen yemeklerimi vişne ağacımın altında yedirirdi anneannem. Karnım doyunca altına uzanırdım ağacımın. Dedemde yanıma yatardı. Yattığımız yerden yüzümüze kadar sarkmış dallardan vişneleri yer, bulutların şekillerini kimi zaman arabaya kimi zaman da hayvanlara benzetir gülerdik. Bazı akşamüstleri küçük sepetime kurabiyeler, meyveler koyar hemen arkamızdaki ormana giderdik. Bugün o ormana evler yapıldı. Benim gölgesinde oturduğum, piknik yaptığım, oyunlar oynadığım, dedemin koca koca ağaçlara bakıp 'ah bir hamak olsaydı' diye hayaller kurduğu o koca ağaçları kesip hiç yokmuş gibi birbirine bakan, insanın ruhunu daraltan evler yaptılar. Dedem bana doğayı sevmeyi öğretti. Herşeyden önce doğayı.. Çünkü doğa, onu sevdiğinde tüm nimetlerini sunuyordu, yaşam sevinci veriyor, yaşaman için gereken oksijeni sağlıyordu.. Oysa dedemin öğrettiklerini birileri yalanlarcasına bozuyordu. Ağaçları kesiyor, çiçekleri koparıyor, yerlere çöp atıyor, doğayı katlediyordu. Gövdesine sarılıp öptüğüm, isimler takıp meyvesini yediğim ağaçlar yok oluyordu. Bir gün o bahçe, o ağaçlarda gittiğinde büyüdüm ben. Yerine yenisi yapılsın diye müteahhite verildiğinde daha doğrusu verilmek zorunda bırakıldığında öyle ağladım ki, günlerce, gecelerce ağladım...
O zamanlar bizim evimizde ağaçlar arasındaydı. 3 koca çam ağacı çepe çevre sarmıştı salonumuzu. Ne yana baksak yeşil, ağaç görürdük camlardan. Kiracıydık o evde.. Sonra ev aramaya başladık, en korktuğum o ağaçlardan ayrılmaktı. Bir sürü ev baktık. Ve bir gün şuan oturmakta olduğumuz eve geldik. Evin salonuna girdiğimizde 3 koca çam ağacı camlara dayamış dallarıyla karşıladı bizi. Sırf ben değil annem, babamda çok sevmişti yeni evimizi... O güzel tesadüf bugün oturduğumuz evi almamıza en büyük sebep oldu. O ağaçlara bakarak neler düşündüm, ne hayaller kurdum, ne sevindim, ne ağladım... Bir gün bizimde kapımızı çaldı müteahhit... Evimiz yıkılacak yerine yenisi yapılacaktı. Tek koşulumuz o 3 ağacın kesilmemesiydi o da oldu. Şuan salondan 3 koca gövde yükseliyor. Ama sadece 1'i yaşıyor. Diğer ikisi kurudu. Yinede kıyamadık kesilmelerine onun yerine ikisini sarmaşıklarla örtüp, yeşille kavuşturduk. Ben bu sevgiyle büyüdüm, okudum, çalışmaya başladım. İşe girdiğimde bana verilen masa camın kenarındaydı. Ve tam önümde koca bir çınar ağacı. Umudumu, düşlerimi göğe uzanan dallarına bağladığım o koca ağaçla mevsimlerin değişimini izledim. Onun yapraklarını dökmesine, soğuğa, kara karşı direnmesine tanıklık ettim. Ondan güç aldım. 
Bugün Taksim'de 3 ağaç meselesi olarak küçümsenen ama koca bir direnişe sebep güzelim Gezi Parkı'nın yaşaması için mücadele veriliyor. Bugün bir tarih yazılıyor. Hayatında tarihle arası olmayan ben 31 Mayıs'ı asla unutmayacağım. Bu katliamı, bu kötülüğü, bu küçümsemeyi asla ama asla unutmayacağım. Umuyorum doğa da unutmaz ve intikamını alır. Ve bunu yapanlar bir ağaç gölgesine muhtaç kalır. Çünkü hiçbir köprünün, hiçbir yolun, hiçbir metronun gölgesi bir ağaç gibi kucaklamaz insanı!

10 Haziran 2013 Pazartesi

Ben anlamam faizden, lobiden bana sor geçen günden..



Bireysel problemlere ülke sorunları da eklenince ortaya bu başlık çıktı haliyle. Bugüne kadar politikayla alakam olmadı. Zaten kelimenin manası da  ‘Bir hedefe varmak için karşısındakilerin duygularını okşama, zayıf noktalarından veya aralarındaki uyuşmazlıklardan yararlanma vb. yollarla işini yürütme’ benden son derece uzak bir kavram. Ülke meselelerine de bugüne kadar kafamı yormadım. Önemli olan Müslüm Baba’nın dediği gibi ‘Benim Meselem’di. Lakin öyle bir an geldi ki benim meselelerim birden ülkenin de sorunu halini aldı. Allah biliyor ya çok memnunum bu durumdan. Tek başına rahatsız olmak, tek başına kafa tutmak, birilerine kendini anlatmak durumunda kalmak kötüydü. Baktım ki ben gibileri meydanları doldurmuş, ‘Yeter Artık’ diyenlerin sesleri cılız bir iç ses olmaktan çıkıp havaya dağılmış yüzüm güldü elbette. 31 Mayıs günü başlayan bu direnişin nasıl bir sona bağlanacağı meçhul olsa da, yalnız olmadığını anlamak bireysel mutlu sonları getirecektir diye düşünüyorum. BEN merkezli BENCİL anlayışın sona erdiği bir toplum hayallerimi süslüyor. Egosu olmayan insanların çoğaldığı bir düzlüğe varmak isteği kaplıyor içimi.
Peki neden oldu tüm bunlar? Neden benim meselem, toplumun meselesi oldu?
Tabi ki en büyük problem ‘saygı-sızlık’.
Bugünlerde saygı nereye konduğu unutulmuş bir eşya gibi. ‘Şeytaaaan aldıııı götüüürdü satamadıııı getirrdiii’ diyerek aramak faydasız.
Faydasız diyorum çünkü çok aradım lakin bulamadım oradan biliyorum.
Ayrıca şunu da biliyorum ki ‘saygı görmek istiyorsan, saygı göstereceksin’ söylemi de gerçekliğini yitirdi.
Yeterince saygı göstermeme rağmen göremediğim saygıdan öğrendim bunu da.
2 sevdiğim kelime var. Adap ve edep. Bu kavramların olmadığı kişiler saygıyı öğrenemiyor maalesef.
Malum adap; yol – yordam, edep; iyi ahlak, terbiye anlamını taşır. Edepsiz birinden saygı beklemek manasızdır.
Her ikisi de ailede öğrenilse de içinde de olacak insanın. İçine sonradan bir şey koyulmuyor. Tıp henüz olmayan duyguları nakil etmeye başlamadı maalesef.
Hal böyle olunca uzaklaşmak, ‘amaaan boşver’ demek yetmedi kimilerimize..
Saygısız insanlardan uzaklaştıkça onların alanlarını genişlettiğimiz gerçeği tokat gibi çarpınca yüzlerimize kendimize geldik belki de.
İşte bu yüzden bireylerin sorunları, toplumun sorunu oldu..
İşte bu yüzden birden fazla yüze sahip olanlar ne yapacağını şaşırdı.

Erkin Koray'ın dediği gibi;

Şaşkın sana ne dedim sen ne yaptın,
Dün gece gördüm seni ters yola saptın.
Sana başka sözüm yok bu alem içinde
Bir alemsin şaşkın sen, alem içinde..

9 Haziran 2013 Pazar

6 Haziran 2013 Perşembe

Günün sözü..

Öyle çok yanar ki canın, dünyada ki bütün suçları işlediğini sanırsın.
Oysa sadece sevmişsindir...

....

Anne çocuğunu döver, çocuk bağırarak ağlamaya başlar.
Ağzından tek bir sözcük dağılır havaya 'Annneeeeeeeeee'..
Gider yapışır bacağına, anne iter. Çocuk daha da sıkı sarılır 'ANNeeeeeeeeee' diye..
İşte bu şekilde seviyorum ben seni..


Beni avutan çocuk; sana teşekkür ederim!



Henüz dokuz yaşında, küçücük bedeni, minicik elleri ama kocaman bir yüreği var…
Henüz aşk nedir bilmiyor ama acısına tanık gözleri..
Akşama kadar umutla beklemiş beni, benim onu beklediğim gibi.
Sımsıkı sarıldı görünce, ‘seni bekledim, çok özledim’ dedi.
Ağzımdan cılız bir ‘bende’ çıktı…
İçimde olup biteni bastırmaya çalışarak oyun oynadım..
Dur durak bilmeyen düşüncelerle kalkıp telefonu elime aldığımda çevirdim numarasını..
Çalan bekleme sesi miydi, kalbimin sesi mi bilemiyorum.
Sonrası mı…
O soğuk hıı ile karşıladı sesin..
Demek istediklerimi, hevesimi, heyecanımı, aşkımı, özlemimi kalkan gibi tuttuğun sesinle gerisin geriye yolladın?
Telefon kapandı, odanın kapısı açıldı..
Yanıma geldi çocuk..
Elimi tuttu yanıma oturdu.
Gözlerimi kapayıp yanına uzandım.
Üzülme dedi,sarıldı.. hiç soru sormadan öylece yattık.
Minicik elini yüzüme koydu, gözyaşlarımı sildi, uyuyana kadar yanımda bekledi.
Tam uyuyacakken eğilip kulağıma ‘üzülme ben seni seviyorum’ dedi..
Bende.. dedim

Bende seni seviyorum..