15 Mayıs 2016 Pazar

.....

Durup dururken...
Durup dururken....

FEDA...

Neden?

................

Rüyamda gördüm, lanet olası kadını ne zaman görsem rüyamda, böyle oluyor..

FEDA...

Günün en güzel yanı filiz veren domates...

Yine, yine, yine başa dönmek...

FEDA...

Başım ağrıyor, ağrı kesicilerin içeriğini mi değiştirdiler? Kar etmiyor ilaç...

Televizyonun sesi bastıramıyor kafamdaki sesleri, gitgide yükseltiyorum sesi...

Kalbim gümgüm...

Yada..

FEDA...

İhtimaller, ihtimaller, ihtimaller....

Kalp ağrısı...

Mutluluk... İpi kopmuş bi uçurtma...

Gitgide yükselen ve gözden kaybolan...

FEDA...



13 Mayıs 2016 Cuma

Aklımdan geçenler..


Kendime sırtım için korse aldım. Sopa yutmuş gibi oturmaktayım.
Artık kambur olmayacağım inşallah..

***

Hava açtı yine de üzülmedim. (Kapalı havayı severim de)

***

Dünkü berbat halime göre bugün gayet iyiyim.
Her zaman demişimdir ‘fiziksel bir acı, içsel acıları bastırır’

***

Nerden aklıma geldi bilmiyorum ama..
Böyle küçük, işaret parmağı büyüklüğünde yada dur dur..
Hani tasolar vardı ya onun kadar..
Pille çalışan.. içinde ufacık bir bebek bulunan ve üzerindeki 3 tuşla onu beslediğimiz,
İyi bakmazsak ölen ve ‘Game Over’ yazan oyuncağımızın adı neydi??

***

Korse sıkıyor, adeta kaburgalarım kırılıyor..
Oysa amacım dik durmaktı..

***

Ne çok su içiyorum.. 5 litre bitti..
İçmeye devam..
Ağzımın kuruluğu bir nebze olsun gitmedi..
Hayır şeker hastası değilim.. (Doktora gittim)

***

Uğraştığım iş sonunda bitti..
Kafam rahat..

***

Bulduğum doktoru beğenmiş..
Ee bende araştırdım tabiî ki..
Öyle seni her bulduğum hekime emanet edemem değil mi?
Ayrıca dedim sana bir şey yoktur diye..
Niye?
Çünkü ben seni dualarıma dahil, Allah’a emanet etmişim ne olabilir ki?
(Çok şükür)

***

Domatesler bari filiz verseydi. Hayır derine de gömmedim ama niye böyle oldu anlamadım.
Tamam toprak iyi değildi ama ‘isyan çiçeğim / direniş sembolümde’ yitik bir topraktan, bitik bir yapraktan doğmadı mı?
İnanıyorum o da çıkacak..

***

Diyorum ki iş çıkışı anneanneme gideyim..
Ne sevinir yavrum benim..

***

Akşam ayazda kalmasa bari..
Midesi yeni düzeldi, yine içecek..
Hey Allah’ım..
Çocuğum sanki..

***

Dün iyi ki kötüymüşüm, öyle güzel yorumlar aldım ki
Ara ara kötü olabilirim J

***

Nasıl yapsam da şu sigarayı azaltsam??
Düşündükçe arttırıyorum..

***

Kolonya koktu..
Kim sürdü acaba?
Ayıptır öyle kendi sürüp buyurmamak..
Bana da getiren olsa da sürsem..
Şurada kolonyam vardı benim de..
Amaaaaan bitmiş..

***

Hacamat..
İyi fikirdi..
Araştırıp yaptırmak lazım..

***

Ah o domatesler…

Bi filiz verseniz..

12 Mayıs 2016 Perşembe

Kısa kısa - Saçma sapan


Saçlarım deli gibi dökülüyor..
Yerden, masadan, koltuktan, çantadan, karşımdakinin ağzından benim saçım çıkıyor..
Deli gibi üşenmeden gördüğüm her yerden tek tek topluyorum..
Sanki bunu yaptıkça daha çok dökülüyor, daha çok canım sıkılıyor.

*** 

Hava istediğim gibi kapalı yine de suratım 5 karış.
Nedenini çözmem uzun sürmedi.

***

İşler bitmiyor, hep bir şeyler eksik ve ben tamamlanmadan rahat edemiyorum.
Birilerine bağımlı olmayı sevmiyorum, takım çalışması bana göre değil.

***

Başım ağrıyor, ağrı kesici içtim ama geçmedi.
Gözlerim kapandı kapanacak..
Ağlayarak uyanmış olmamın etkisi bunlar..
Yine uyuyunca geçecek..

***

Daha sabah beraberdik sanki yıllarca görmemişim gibi özledim.
Öyle ki avazım çıktığı kadar bağıra bağıra ağlayabilirim..

***

Acaba ektiğimiz domatesler ne zaman çıkacak?
Oysa biberde ektik ama benim aklım hep domateste..

***

Başım hala ağrıyor..

***

Muhasebe, İK’yı, İK muhasebenin yaptığı işi beğenmiyor.
Konuşmalarından kafam şişti.. Yüzyıllık kan davalısı gibiler..
Oysa bana kalırsa ikisinin de yaptığı bi boka benzemiyor.

***

Uykusuzum çok uykusuzum..

Uyursam hepsi geçecek biliyorum.

9 Mayıs 2016 Pazartesi

Ne aldığının farkında mısın?



Arkadaşlar bu aralar çok sık ürün tanıtımları görüyor ve inceliyorum. Bazıları aldıkları ürünü tanıtırken promosyon olarak vermiş oldukları bir diğer ürünü de es geçmiyor ve değerli yorumlarını paylaşıyor. Şimdi  size bizleri sevindiren, ‘ayyy bedavadan bir de buna sahip oldum’ dedirten bu ürünlerin arka planında neler olduğunu anlatacağım. Kapıyı aralıyorum haydi gelin…

Şimdi aldığınız ürün eğer bir gıdaysa örneğin; cips aldınız.. Cipleri bazen ikili yada üçlü olarak birleştirip paketleyerek satışa sunarlar.. Slogan genelde ‘denemeniz için biraya getirdik’ şeklinde tamamen iyi niyet gösterir. Ancak işin iç yüzü maalesef öyle değil. Bu ürünler genelde kullanım tarihleri geçmiş yada geçmek üzere olan ürünlerdir. Bazı firmalar olayı abartıp en arkaya yeni ürünü koyarlar ki bakıldığında o ürünün son kullanma tarihini görüp gönül rahatlığıyla alın.. Oysa en öndeki ve ortadaki ürünün tarihi genelde geçmiştir (geçmediyse de size ulaşıp evinize götürene kadar geçecektir.).

Bir diğer yöntem ise aynı ürünün ufak boyunu aldığınız ürünle birlikte verirler. Burada aldığınız ufak ürün ise (genelde/istisnalar kaideyi bozmaz) üretimi yapan makinelerin temizlenme işlemi sırasında makinenin içerisinden çıkarılan ziyan olmasın diye de ufak paketlerle üreticiye sunulan güya hediyeciklerdir. Bunu kıyma makinesi gibi düşünün. İçinde hep biraz et kalır bunu da kimse ziyan etmek istemez.

Aynı şey kozmetik ürünleri içinde geçerli yok deneme boyu, yok denemeniz için hazırladık falan filan tamamen palavra.

Bu devirde insanlar birbirine bedava selam vermiyorken, kapitalist düzen size hediye mi verecek yapmayın gözünüzü seveyim..

Diyeceksiniz ki nereden biliyorsun.. Bir çok firmanın bu ürünleri satışa nasıl hazırladığını görebilecek bir işe sahibim. Gözümle görmesem demezdim ama baktım ki alanlar çoğunlukta bari neyi aldıklarını bilsinler istedim. Ayrıca indirim ve kampanya dönemlerinde de dikkatli olmanızı öneririm. Zira aldığınız ürün, aslında hep kullandığınız ürün olmayabilir.

İyi alışverişler…


6 Mayıs 2016 Cuma

Bahar gelmiş, hoş gelmiş :)


Halllooooo,

Hadi bu sefer bir değişiklik yapalım, güzel şeylerden bahsedelim.

Hava mis gibi, güneş açtıııı

İçimdeki ses: Kapalı havayı severim ben yaaa

Bir diğer içimdeki ses: Sus sen. Güzel şeyler konuşucaz, diğerleri gibi olucaz susss

Kuşlar cıvıldıyoooor (valla gerçekten cıvıldıyor şuan)…

İçimdeki ses: Aman ne güzel, ne güzel..

Bir diğer içimdeki ses: Sana sus dedim.

Evveeet bahar gelmiş hoş gelmiş. Sayenizde hatırladığım Hıdırellez vesilesiyle dileklerimi tuttum, tutması gerektiğini düşündüklerime de tutturup, saldım enerjiyi evrene..

İçimdeki ses: Senden de bi pozitif enerji çıkar ki… Tamam sustum.

Ben çocukken evimizin karşısında kocaman bir çayır vardı. Kocaman dediğime bakmayın yerine bir bina yapıldı dedim ne kaaa küçükmüş.. Neyse..

Apartmanın giriş katında oturduğumuz için, (ki giriş dediğim yüksek giriş hatta 2. Kattan giriş yapmış Lazlar) ve boyumun kısalığından ötürü (hala kısayım) hava durumunu çayıra bakarak anlardım. Eğer ki çayırın sol tarafında bulunan tümsek, sarı renk ise güneş var demekti.. Baya da bir salakmışım. Yada güneş o zamanlar dik açı yerine nokta atışıyla belirli bölgeleri aydınlatıyordu bilmiyorum. Bunu bilim adamları araştırır ben konuya dönüyorum.

Hemen içeriye koşar ‘bugün hava çoooooookkkkk güzeeellllll’ diye bağırırdım. Diyorum ya pek salakmışım. Çünkü hava güzel olsa da dışarıya oyun oynamaya çıkmıyordum. O halde beni neden ilgilendiriyordu güzel olması? Tabi ki Özlem için.

Özlem çayırın çaprazındaki evde (zaten başka evde pek yoktu) oturan cılız ve çelimsiz bir kızdı. Ve hava güzel olduğunda oyun oynamak maksadıyla çayıra koşardı. Buda önce görüş alanıma girmesi sonra da onu eve atmam için büyük fırsat demekti. Zor kullanarak kızı eve çekip hırpalamaya bayılıyordum. Hayır ya maksadım kötü değildi aslında sadece hırpalayarak seviyordum kendimce. Ne var yani o da oynasaydı ya benimle?

Havanın güzel olmasının bir diğer güzel yanı dedemin bu fırsatı kaçırmayacak olmasıydı.. Büyük ihtimal dedem gelir, Özlem’de benden uzak sessiz ve sakince gününü gün ederdi.

İkinci ihtimal gerçekleştiğinde pek mutlu olmuştum. Dedemle vakit geçirmek mükemmeldi…

Birlikte bahçeye gittik. Çiçek ekimi yapılacaktı. Parmaklarımı toprağa sokup delik açacak sonra her deliğe birer tohum atacaktım. Zevkli işti doğrusu. Tüm işlemler bitince sulama yapıp ve yerden bir ot koparıp ağzımın kenarında döndürmeye bayılıyordum. İşin bir diğer zevkli yada daha doğrusu heyecanlı tarafı beklemekti..

İçimdeki ses: İyi de sen beklemeyi ve bekletmeyi sevmesin ki…

Evet sevmiyorum aslında beklemeyi ama bir tohumu beklemek zevkli. Çünkü toprak sizi yanıltmaz, sizi hayal kırıklığına uğratmaz ve eğer sevgiyle uğraş verdiyseniz mutlaka bir armağanı olur.

Heyecanımı arttıran bir diğer unsur dedemin ektiğimiz tohumun, ne tohumu olduğunu söylememesiydi.. Papatyada çıkabilir, karagöz de, aslanağzı da menekşe de..

‘Sürpriz’ derdi.. ‘Bekle ve gör..’

Beklemelerimi oyuna dönüştürürdü..

Dedem: Ne çıkmasını isterdin?

Ben: Bilmem??

Dedem: Mesela?

Ben: Yonca olabilir?

Dedem: Pekiiii ne renk olsun?

Ben: Pembe olsun. Pembe olursa çok güzel olabilir di mi dede??

Dedem: Olur tabi maymun niye olmasın?

Bu oyun böyle sürüp giderdi..

Hava güzel olunca bir de piknik yapardık.

Pikniğe gidilecekse mutlaka Erdek’ten aldığım kırmızı sepetim doldurulurdu..

Haşlanmış yumurta, ekmek, peynir, zeytin, bahçeden kopardığım domates ve salatalıklar, belki biraz da çikolata..

Yol uzun değildi ama bana o zamanlar bir yolculuk gibi gelirdi. Oysa bir arka sokaktaki ormana gidiverirdik.. (Şimdi o ormanın yerinde lüks siteler yer alıyor ne acı)

Orman dediğim yerin tam ortasında açık bir düzlük alan vardı. O zamanlar nerde yaşıyorsun diye sorsalar ovada diyebilirdim. Her düzlüğü ova sanıyordum çünkü..

O düzlükte bulunan, dalları göğe uzanan koca çam ağacının altına kırmızı beyaz kareli örtümü serer, sepetimdeki yiyicekleri diziverirdim. Getirdiklerimi tüketmem saniye sürmezdi.. Başlardım salak gibi koşmaya bir sağa, bir sola.. Şimdi düşünüyorum da acaba neden bağırırdım koşarken?? Şaka yapmıyorum kollarını açmış koşan ve avazı çıktığı kadar ‘aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa’ diye birini düşünsenize.. Valla nedenini hiç bilmiyorum. Hele ki bu hareketten mutlu olmamın nedenini hiç çözemedim.


Şimdi oturduğum yerden göz ucuyla dışarı bakarken ve tam karşımdaki hanımelinin bir bölümünü sarı ışıklar içerisinde görünce aklıma bunlar geldi.. Birazda güldüm kendime.. havanın güneşli olduğunu yine bu şekilde anladım diye.. Artık boyumun kısalığından mı, 35 yaşına geldiğim halde salaklığımdan ödün vermediğimden mi bilemiyorum.. Bunu da yine bilim adamları araştırsın. 

Baharı doyasıya yaşamak dileğiyle...

4 Mayıs 2016 Çarşamba

Güzel olda gerekirse öl!



İnsanlar ne acayip oldular. Hayatlarına alacakları insanları ya parasına yada dış görünüşüne göre seçebiliyorlar. Bu işi öyle abartıyorlar ki yanındakini cüzdan olarak görebildiği gibi, eğer güzellik meraklısıysa yanındaki kişiyle kendini daha yakışıklı / güzel neyse artık öyle hissedip egosunu tatmin etmeye çalışabiliyor. Diyeceksiniz ki konuyu nereye bağlayacak.. şimdi dün bir arkadaşımın başına bir şeyler geldiğini öğrenip, apar topar hastaneye gittim. Adam komada (arkadaşım), başında eşi (kız aynı zamanda doktor) adamın ağzında tek bir diş kalmamış, dudağı kopmuş, kafasında – kolunda kırıklar var, eli parçalanmış daha bir sürü şey… derken kızın telefonu çaldı. Konuşma aynen şöyle ‘Dr. ……. ben, doktor bey eşimin başında kırık var bla bla bla, darbe almış kanama olabilir, yok yok başındaki kırıklar kalabilir, eli çok önemli, evet evet parçalanmış mikro cerrahi uygulanması gerekiyor. İz kalmasın nooolur, biz o zaman işlemleri yapıp nakli gerçekleştirelim. Çok teşekkür ederim, çok teşekkür ederim.’

Hoppalaaaa… Adamın kafasındaki kırık kalsın önemli değil (çünkü içerde ve görmüyoruz ya sorun yok.) ama eli çok önemli. Neyse sigara içmeye dışarı çıktık. Kız (eşi) ve çocuğun ablası başladılar konuşmaya..

-          Abla dişlerini …. ‘ya yaptırırız.
-          Tamam eğer o doktor müsait değilse benimkine gider, implant yapılır.

İçimden yok canım yanlış duyuyorum herhalde falan diyorum ama yok konuşma aynen devam ediyor. En sonunda dayanamadım dedim ki: ‘arkadaşlar adamın yaşaması mucize, siz kalkmış biriniz dişilerinin diğeriniz elinin estetiğine düşmüş. Ayrıca sürekli nakil yapılsın dediğiniz için içeride kimse adama müdahale etmiyor. Sırf bu yüzden sakat bile kalabilir.’

Cevap aynen şöyle oldu..

‘Ama şimdi eli öyle mi kalsın yani.. estetik bi uygulama yapılsın diye uğraşıyoruz’

Ben: İyi de adam estetik olacak diye ölebilir.

Eşi: Durumu iyi aslında..

Ben: Nasıl yani başında kırık var ve tomografi çekilmedi, kanama varsa? Ayrıca eli paramparça, kopan parmakları direk üzerine koydunuz dikiş atılmadı, kırıkları için ameliyat olamadı??

Ablası: Kızım ağzında diş kalmamış, bu kız nasıl bakacak yüzüne?

Ben: Delirdiniz galiba..

Tekrar konuşmaya devam edildi. Diyecek laf bulamadım. Olayın üzerinden 12 saat geçtikten sonra nakil gerçekleşti ve tomografi çekildi. Buarada elinde his olmadığı anlaşıldı. Belki de çok geç kalındı (umarım öyle olmaz) ve hala mikro cerrah bekleniyor ki adamın eli normal haline gelebilsin.

Kızın dış görünüşe verdiği önem yüzünden adamın hayatı kararabilir. Ama bu hiç önemli değil. Neden? Çünkü dışı iyi olsun, yanına yakışsın adam öyle dursa da olur.

İnsanları gerçekten anlamıyorum, anlamaya çalışıyorum ama mümkün değil. Herkes kendi bencil egosunun peşine düşmüş, tatmin olmaya çalışıyor. Karşındakinin yaşamını tehlikeye atabilecek kadar sevgisiz, sadece kendini düşünebilecek kadar bencil olunmuş. Oysa birini seviyorsan (bana göre) nefes alması şükür sebebidir. Birini seviyorsan her şey önemini yitirir yaşı, kilosu, boyu, kıyafeti, maddi durumu önemli olmaz olamaz.  Yani en azından benim için öyle.. Sizce??

3 Mayıs 2016 Salı

PARA PARA PARA



Ne kötü şey bu para.. Yaşarken kazanmak için canın çıkar, sonra elinde tutmak adına hayatını kısıtlamana sebep olur. Bazen de bir başkasındaki paranın derdine düşer insan.. O nasıl yapıyor da bu kadar kazanıyor? Yada o para bende olsa neler neler yaparım diye başkasının kazancı üzerinden hayaller kurar.. ‘Zenginin parası züğürdün çenesini yorar’ kısacası.. Varlığı ve yokluğu ayrı dert olur yaşayıp giderken..  Herkes sever parayı, sevmiyorum diyen de yalan söyler. Çünkü en basiti, ihtiyaçlar için araçtır.

Vaaz niteliğinde dini bir sohbet sırasında şöyle deniyordu ‘Hepimiz para için çalışıyoruz. Ev, araba, yazlık, daha iyi hayat koşulları, bankada birikmiş paramız olsun istiyoruz. Bazen yemiyor, içmiyoruz. Çocuklarımız rahat yaşasın, iyi eğitim görsünler diye canımızı çıkarana kadar didiniyoruz.. Oysa o çocuklar, o akrabalar bazen de para için seviyorlar bizi haberimiz dahi olmuyor.. Ve gün gelip hayatımız sona erdiğinde, hayatımızı uğurlarına heba ettiğimiz o çocuklar, ailemiz bir anda paranın peşine düşüyor. Biz öldüğümüzle kalıyoruz, yaşamadığımızla.. Bizim harcamadıklarımızı bir gecede yiyen insanlarla dolu bu dünya. Benim başıma gelmez demeyin. Gelir.. Para işin içine girerse herkesin başına gelir. O yüzden kendi kazandığınızı kendiniz yiyin, güzel yaşayın, ömrünüzü bu uğurda heba etmeyin.. Ve arkanızda sinsi bir düşman gibi bekleyen aileleriniz, çocuklarınız, akraba ve arkadaşlarınız için heba etmeyin, değmez’ Bunları dinlerken kafamdan doğruluğunu test ediyordum söylenenlerin. Doğruydu.. Para için ailesini bile sever görünebiliyordu insanoğlu. Babasının ölümünü hesaplayıp, kalacak parayla yapılacaklar listesi düzenleyen bile görmüştüm. İşin en acısı çocukların bu planları yapması herhalde. Benim çocuğum yok ama bir anne ve baba için binbir güçlükle okuttuğu, yetiştirdiği, karşılıksızca sevip büyüttüğü bir insanın bu düşüncelere kapılması çok acı olsa gerek.

Öyle şeyler oluyor ki, çok bilindik bir işverenin ölümüyle kardeşlerinin birbirine girmesine, çocuklarının kanlı bıçaklı olmasına, yılların markasını dahi yok etmeye yönelik çalışmalara girişmelerine bile şahit oldum..

Böyle şeyler genelde çok zenginlerin başına geliyor diye bir kuralda yok. Evet doğru meblağ büyüdükçe olasılık artıyor hatta olasılığı bile kalmıyor kesin oluyor. Ama yine de herkesin başına gelebiliyor. Zengin insanlarda şöyle bir şey oluyor. O parayı emek harcayarak kazanan kıyıpta harcayamazken, çocuğu gözünü dahi kırpmadan çatır çatır yiyebiliyor. Ve bunun için üzülmek şöyle dursun ‘bu benim hakkım’ gözüyle bakabiliyor.

Çok yakınımda gerçekleşen bir başka olayda da babanın ölümüyle yaşananlar tam bir felaketti. Adam biriktirme hastasıydı.. Belirli bir şeyi değil, her şeyi biriktirebiliyordu.. Tabi bu alışkanlık önce değerli antika parçaları toplamakla başlamıştı onda. Tablolar, saatler, bronz heykeller derken gazeteler, kalemler, evraklar, paralar… Aldıklarını kıyamazdı kullanmaya. Bir yere giderken giyerim, seneye kullanırım, yazlığa giderken yanıma alırım dediği şeylerle doluydu evleri.. Hiçbirini kullanmak nasip olmadı. Ölümünün ardından onca biriktirdiği, kıyamadığı 2 gün içerisinde çöpü boyladı. Keşke kullansaydı diye içim acıdı. Hiçbir şey götüremediğimiz bu dünya için çalıştığı onca mal mülk eşi ve çocukları arasında kavgaya sebep oldu. Ölümünün haftası olmadan çıkan araç kavgası, ev ve banka hesaplarına kadar uzandı.. Görünüşe göre daha da uzayacak gibi. Samimiyetimize güvenerek arkadaşıma ‘baban görüyorsa sizi, 1000 kere daha ölmüştür yada öldüğü için mutludur’ demiştim. Ne acı değil mi?


Birde yaşarken para peşine düşenler var. Aman sağlığındayken ne koparırsam alayım diyenler.. Parayı sevdiğimi düşünürdüm. Sevipte koynuma alıp yatacak kadar değildi düşkünlüğüm. Ama zora düşersem başımın çaresine bakacak bir param olsun istedim hep. Şimdi bunları görünce diyorum ki yaşamak lazım… Senin kıyamadığını çatır çatır yiyecekler bir gün. O yüzden heba etme hayatını. Kazandığını çarçur etme ama harca. İstediğini al, gitmek istediğin yerleri erteleme, kullanmak için bekletme eşyalarını… Benim başıma gelmez demeyin. Geliyor hem de herkesin başına geliyor. Bu lanet olası kağıt parçası hayatımızı esir alırken akıllara kim neden icat etti sorusu geliyor.. Acaba Lidyalılar yaptıklarının nelere mal olacağını bilseydi yine de icat ederler miydi parayı?? Sonunu düşünmeden yaptıkları bu icat insanlığı felakete sürüklerken, şimdi oturup Lidyalılara ne kadar sövsek az..! Belki de ‘icat çıkarma şimdi’ lafı da buradan doğmuştur diye düşünmeden edemiyorum..  Veeee Napolyon ‘para para para’ derken, orada olup ağzına kürekle vurabilseydim diye hayallere dalıyorum..