23 Eylül 2016 Cuma

Varan 1


Merhaba arkadaşlar,

Bugün ilk kez bir yönetim koçuyla çalışmaya başlamış bulunuyorum. Genelde bir ön yargı oluyor insanda, ‘benim yapamadığımı o mu bana yaptıracak?’ yada ‘aman canım sende bunlar hep sonradan moda oldu’ gibi..
Tabi daha şimdiden bir şey söylemek için erken. Ama ilk izlenimlerimi paylaşmak, belki sonradan baktığımda kendimdeki değişimi (olursa) görmeme de olanak sağlayacaktır diye düşündüğüm için hemen yazmaya başlıyorum.

Öncelikle sohbet havasında geçen görüşmemizde nelerden konuştuk biraz ondan bahsedeyim. 
İlk sorusu ‘hayatında neler var?’ oldu. Ne olur ki insanın hayatında? Ailesi, sevgilisi (varsa), işi, okulu, arkadaşları, hobisi v.s. Bende kendimde olanları sıraladım. Sonra benden kendimi tanımlayan kelimeler seçmemi istedi. Hayatımdakileri ve beni tanımlayan kelimeleri yazdı. Ve bu değerlere bir tatmin derecesi vermemi istedi. Çizdiği şekilde tatmin derecesine göre hayatımdaki değerleri karaladığımızda ta ta taaaammm eksik yönlerim yada daha farklı bir ifadeyle değiştirilmesi / geliştirilmesi gereken yönlerim kabak gibi ortaya çıktı. Zaten koçun amacıda kendime sorular sormamı sağlayarak, hedeflerime ulaşmada yön göstermesi değil miydi? Şimdi bundan sonraki süreçte bu değerleri nasıl yükseltebileceğim üzerinde konuşacağız. Aslına bakarsanız konuşmalarımızla şekillenecek sorular soracağım kendime ve cevapları yine kendim vereceğim. Biliyorum pek çok kişi ben sorup, ben cevaplayacaksam koçun anlamı ne diye düşünmüş olabilir. Ben de öyle düşündüm zaten :) Bu düşüncemi kendisine söylediğimde o klasik cevapla karşılaştım. ‘Sen değişirsen, dünya değişir. Ve kişi yalnızca kendini değiştirebilir. Ben değil, sen değiştirebilirsin kendini’. Neyse ben yine de peşin hükümlü olmak istemiyorum. Neticede sohbetimiz çok hoşuma gitti. Belki de kendime sorular sormaya hazır bir zamanıma denk geldiğim için onu da bilmiyorum.

Görüşmemiz sonunda bir de ödevim oldu. Yukarıda bahsettiğim geliştirmem/değiştirmem gereken yönümle ilgili olarak kendime pozitif bir soru sormamı istedi. Ee madem kısaca görüşmemizi anlattım o halde hayatımda değiştirmek istediğim durumu paylaşıp, soruyu da sizlerin huzurunda kendime sormak isterim.

Şimdi sıkıntım şu; insan ilişkilerimde suistimal edilmem + her ihtiyaç anında ulaşılabilir, yardıma koşan kişi olmama rağmen ihtiyacım olduğu anda herkesin bir anda sırra kadem basması.  Fazlasıyla fedakarlık yapmama rağmen hak etmediğim davranışlara maruz kalmam v.b. / Fazla düşünceli olmam.

Ödevimin cevabı ise, ‘İlişkilerimde neleri farklı yaparsam suistimal edilmem?’ yadaaa ‘Düşüncelerimi hangi yöne kanalize edersem fayda sağlarım?’

İşte böyleee sizlerde kendi sorularınızı kendinize sorabilir yada bana kendime sormam gereken sorular ile ilgili olarak yardımcı olabilirsiniz.

Soru ve önerilerinizi bekler, hepinize güzel hafta sonları dilerim.


** Görüşmelerimiz ayda 1 yapılacak olup, her görüşme sonrasında izlenimlerimi sizlerle paylaşacağım.

21 Eylül 2016 Çarşamba

Kendimi sever gibi..




Yaklaşmakta olan benin habercisi gök gürültüsü..

İçimde tarifsiz bir mutluluk.. Sanki az sonra düşecek olan damlalar beni, bana getirecek. Bu belki de kendine sarılmak gibi..

İnsan acayip bir varlık. Bilinç altında neyin yattığını hiçbir zaman tam olarak bilemiyorsunuz. Bulduğunuzu sandığınız şey, çoğu zaman bir illüzyondan ibaret, bir yanılsama.

Kim bilir neden seviyorum Yağmur’u?

Kendimi sevdiğim için mi?
Bana kendimi hatırlattığı için mi?
Temizlenme hissi verdiği için mi?
Yağarken çıkan sesin rahatlatıcı etkisinden mi?

İşte başladı…

Kulakları sağır edercesine bir gürültüsü var, akıldan geçenleri duymayı engelleyende bir yanı.
Belki de insan düşünemediği için böyle mutlu oluyor.
Denizi de en çok bu yüzden seviyorum. Çünkü ben yüzerken de hiçbir şey düşünemiyor, kafamı tamamiyle boşaltabildiğim ender anları yüzerken yaşıyorum.
Dalga sesi, su sesi, yağmur sesi hep aynı etkiyi yaratıyor bende.
Beynimi yıkayıp geçiyor adeta.

Kim bilir başka nelerini seviyorum Yağmur’un, denizin, suyun??
Sevmek için çok sebep var aslında..
Yada sebep aramaksızın sevmek gerek bilmiyorum.


19 Eylül 2016 Pazartesi

Dönüş(üm)

Uzuuun bir aradan sonra hepinize merhaba!

İşlerin yoğunluğundan buralara uğrayamasam da, bulduğum her noktaya kendimden izler bırakmayı (yazıp/çizmeyi) ihmal etmedim elbette. İşyerinde birkaç noktaya, tatil için gittiğimiz otel odasına, yemek yediğimiz restaurantların tuvaletine, bindiğimiz feribota kadar kendimden ufacık notlar bırakmadan dönmedim. Az buz değil, son yazımı yayınlayalı tam tamına 1 ay oldu. Aslında uzun aralarda insan pek çok şey yazmayı planladığı gibi, nereden başlaması gerektiğini de pek kestiremiyor. Neyse fazla uzatmadan bu 1 aylık süreçte neler yaptığımdan kısaca bahsederek bu hasrete bir son, yazmayı planladığım diğer yazılara da bir girizgah yapmış olayım. 

Son yazımı yayınlamamla beraber işlerde acayip bir yoğunluk yaşadım. Sanılanın aksine bu bana çok iyi geldi. Çünkü yoğunluğu, ardı arkası kesilmeyen işleri, yeni şeyler düşünüp fiiliyata geçirmeyi oldum olası sevmişimdir. Bu sevginin altında yatan en önemli neden ise; yoğun olduğumda zihnimin kendimle, kişilerle ve olaylarla daha az meşgul olmasıdır ki buda beni çok mutlu eder. Bu bilgiden yola çıkarak yoğun ama mutlu 1 ay geçirdiğimi anlayabilirsiniz. İnsan bir konuda fikir üretmeye başlayınca arkası geliyor. Üretmekle kalmıyor, ürettiklerinin üzerinde düşünüp, gelişmesine de katkı sağlıyor. Yani üretmekle kalmadım, hem geliştirdim hem de bu vesileyle azda olsa bir değişim yaşadım.

Değişim de öyle körü körüne olmuyor. Başta neyi değiştirmek istediğine karar vermek gerekiyor. Yada eksik tespiti yapmak… Bendeki en büyük eksik okuyamıyor oluşumdu. Pek çok şey okumama rağmen, hiçbir okuma bir kitabı okuyup bitirmenin sağladığı katkıyı sağlamıyordu. Eee işler yoğun, zaman yetmez olunca, vakit yaratmak farz oldu. Akşamları çok yorgun olduğumdan okumak için ne kadar çabalasam da başarılı olamamıştım. O halde geriye sabahlardan faydalanmak kalıyordu ki bu da mevcut uyanma saatime bakınca hiçbir işime yaramıyordu.  Böylece önce uyanma saatimi sonrasında da mesai saatimi 1,5 saat önceye çekerek öncelikle kendime vakit yarattım. İşe başladığım ilk yıllarda işime olan aşkımdan 2 saat evvel işe gider çalışmaya başlardım. O zamanlar içimdeki coşkuyu şimdilerde yaşamak pek güzel oldu. Üstelik sadece coşku yaşamak değil, işin güzel olan diğer tarafı ise  bu 1,5 saatlik süreci kitap/edebiyat dergisi okuyarak geçiriyor olmam, isteyipte bir türlü yapamadığım en güzel şey oldu.

Bu kadarla kalmadım. Sevgilimle çok güzel bir tatil yaptık. Hoş benim için onun olduğu her an çok güzel ve özel ayrı mesele ama birde deniz oldum mu daha ne isterim.. Tatilde de bir farklılık yaparak bol bol hareket ettim. Bilenler bilir ‘minimum hareket’ sloganını yaşam biçimi haline getiren bünyem, yürümek ve yüzmekle adeta çığır açtı.

Uzun lafın kısası zihnen ve bedenen dünya için küçük ancak kendi adıma büyük bir değişim yaşamış oldum. Beyne oksijen gidince bir aydınlanma oluyor haliyle, buda önümüzdeki günler için bana yeni fikirler, yeni değişimler ve beraberinde yeni yazılar olarak gelecektir. (diye umuyorum.)

Şimdilik hepinizi hasretle kucaklar, güzel bir hafta dilerim.

Sevgiler,


Yağmur

19 Ağustos 2016 Cuma

ECE ABLAM'a...

Birkaç kişi hariç, doğum günlerini pek aklımda tutamam. Ama hayata dair diğer tüm detaylar bendedir. Aklımın en ücra köşelerine hapsederim onları. Son birkaç yıldır da aram hoş değil zaten doğum günleriyle. Hatta gizliden gizliye öfkeliyim de diyebilirim. Ama bu, doğduğu için şükür duyduğum sevdiklerimin doğum günlerini kutlamayacağım anlamına gelmiyor. Elbette kutluyorum ve niyeyse çokta hüzünleniyorum. Burnumun direği sızlıyor derler ya, hah işte aynen öyle oluyorum. İnanın bahsederken bile, aynı duygu yoğunluğunu yaşıyorum. Ve şuan gözlerim dolu dolu yazdığım kelimeler cümlelere dönüşürken, görüntüler tüm detaylarıyla gözümün önünden bir o yana bir bu yana geçiyor..

13 Nisan 2016 – Unutur muyum? ASLA!!! Bu bana yaptığı ilk yorumun tarihi.
Bir kase muhallebiyle sevdiğini kandırma planları yapan, bende olanların bir eşinin de kendinde olduğunu söyleyen bu güzel insanın bana ilk gelişi..
Yorumlarıyla içimi ısıtan, yazdıklarıyla ruhuma dokunan, canımı yakan dizeleri ustalıkla sıralayan, yazarken kelimeleri özenle seçmeme neden olan, yaşadıklarına rağmen dimdik ayakta kalan, içinde sevgiler çoğaltan ve bunu bonkörce etrafına dağıtan… Herkeslerin pek sevdiği.. Ama benim için yeri çok ayrı olan, bana benzeyen, benim benzediğim, benden olan, benim olan, benim canım ECE ABLAM!

Sen beni bulduğunda kırgın, fazlasıyla güvensiz ve bir o kadar umutsuzdum. Bana yalnız olmadığımı hissettirdin, üzüntümü paylaştın, benimle toprakla ilgilenir gibi ilgilendin, ektin, baktın, suladın, sevdin, çok sevdin.. Canım acıdığında sanki sessiz çığlığımı duymuşcasına koşup geldin, yarama üfledin.. Sanki öptün de geçti gibi oldu. İyi geldin bana, iyi ki geldin…
Sırf bana gelmedin elbet..
Sırf ben sevmedim seni..
Ama bende bir başka sevdim seni.
Şimdi bu satırları yarın doğum günün olması münasebetiyle yazmış olsam da bir gün söylemek istediklerimdi yazdıklarım. Bil istedim.

Görmeden, duymadan, dokunmadan tamamen hissederek sevdiğim insan!
Sana ve sevdiklerine uzun, sağlıklı ve huzur dolu yıllar diliyorum.
Biliyorum çokça acılar yaşadın ama diliyorum ki başka acılar görmeyesin..
Gözlerin mutluluktan bile olsa yaşarmasın, yüzün hep gülsün.
Doğum günün kutlu olsun!

Acılarından öpeyim de geçsin,
Hadi gül, gülde iyileşsin.
Söyleyemediklerimi anlaman, yazmadıklarımı satır aralarından çıkarman ümidiyle,

Seni çok seven, Yağmur.

** Seni tanımama vesile olana minnettarım.. (Sanıyorum yine sevgilim vesile oldu. Dur ben onu bi öpeyim :) Hak etti :)) )

18 Ağustos 2016 Perşembe

SatırArasıMİM #1





Merhaba arkadaşlar,

Bugün düzenlediği ilk MİM’e nazik davetiyle beni buyur eden Emre Bektaş’ın sorularına verdiğim cevaplarla karşınızdayım.  Emre’ye bu güzel düşüncesinden ötürü teşekkür ederek, sorularını cevaplamaya başlıyorum.

1.  Nasıl blog yazmaya başladınız ?

Çocukken, söylediğim sözlerin havada uçuştuğunu görmüş, bir koşu evdekilere ‘ne gördüm, ne gördüm’ diye bu mucizevi olayı yetiştirmiştim. Anlamsızca yüzüme bakan ailem, saçmaladığımı düşünmüş olacak ki kendi aralarında hakkımda konuşmaya başlamışlardı. Ama öyleydi, ben görüyordum. Söylediğim her söz, karşımdakine ulaşmadan farklı yönlere savruluyordu. Benim gördüğümü onların göremediği ilk şey değildi bu. O yüzden bu yaklaşımlarına fazla takılmadım. Onun yerine gördüğüm şeyi tekrar görebilecek alanlar yarattım kendime..  

O zamanlar öğlen uykusu diye bir şey vardı. Öğlen uykusuna yatırıldığımda uyuyamaz, kendi kendime fısıltı halinde konuşur ve kelimelerin havaya savruluşunu izlerdim. Önceleri hoşuma giden bu görsel şölen, sonra sinirimi bozmaya başladı. Çünkü bunlar benim kelimelerimdi ve ben benim olan hiçbir şeyin savrulup gitmesine izin veremezdim. Buna bir çözüm yolu bulmalıydım ama ne??

YAZMAK!!!

Evet yazmak, kelimelerimi saklamanın tek yoluydu. Yazdıklarıma bakınca, nasıl yazdıysam öyle kaldıklarını fark ettim ki, bu tamda benim istediğim bir şeydi. Sonra deli gibi yazmaya başladım. Kağıtlara, duvara, misafirliğe gittiğimizde tuvalete girip gizlice tuvaletin su gideri borusunun yanına, dolabın içine, halının altına, aklınıza gelebilecek her yere ama her yere küçük notlar bırakmaya başladım. Bu adeta benim için bir oyun halini almıştı. Kimse detaylara dikkat etmediğinden minicik notlarımı bulamıyor ama benim o an, orada söylemek istediğim ne varsa olduğu gibi duruyordu… Aradan yıllar geçip, işe başladığımda yeni bir şeyler öğrenmenin hevesiyle farklı notlar almaya başladım. Ama içimde bir yerlerde beni bir iz bırakmaya yönelten yanım rahat durmuyordu. Bir gün, olduğum gibi olmam gerektiğine kanaat getirip, masalardan birinin altına bir yazı yazdım :) Aradan 14 yıl geçti hala da gören yok :) Neyse.. Bunu misafirlikte, iş görüşmesinde, yemekte, tatilde her yerde ama her yerde yapmaya devam ettim / ediyorum da.. :) Yani bir gün evinize misafir olursam, aklınıza gelmeyecek bir köşeye not yazmadan evinizi terk etmeyeceğimi bilin diye söylüyorum bunları. Sonra mı? Sonra aşık oldum. Olmak ama ne olmak.. Söylüyorum yetmiyor, yazıyorum olmuyor.. Kağıt – kalem ilişkimin fazlasıyla dikkat çektiği ve görenlerin ‘ne yazıyorsun, kime yazıyorsun?’ gibi sorularla beni bunalttığı bir vakit, bunun daha az dikkat çekecek yolunun blog açmak olduğuna kanaat getirdim. Yani blogu açmamın asıl nedeni, yazıya olan düşkünlüğümden ziyade sevdiğim adamdır... Ona olan aşkımdır, ona söylediğimde uçuşan kelimelerimdir, onu satırlarıma dökme, onu kendime saklama isteğimdir.


2. Blogunda daha önce yazmadığın bir tarzda yazacak olsan bu ne olurdu ?

Blogda yayınlamadığım için bilmezsiniz ancak, o kadar çok yazıyorum ki daha önce yazmadığım bir tarz sanıyorum kalmadı. Ama yayınlamak açısından düşünürsem yarım kalan hikayemi bloga aktarıp, tamamlamak isterdim.

3. Bloglarda okumayı en çok sevdiğin konular nelerdir ?

İçinde duygu barındıran her tür yazıyı okumaya değer bulurum. Hele ki kişi, bizzat kendinden yola çıkarak yazmışsa benim için ayrı bir anlam taşır. Bu nedenle, en çok kişinin gündelik yaşantısını, ruh durumunu, aklından geçirip söyleyemediklerini aktardığı yazılar ilgimi çekiyor.

4.Hayatta en çok yapmak istediğin üç şey nedir ?

Bu konuda sizlere karamsar ve sıkıcı gelebilirim. Çünkü yapmak istediğim hiçbir şey yok. Ama madem bu soru soruldu, soranın hatırına kendimi bir hayli zorlayarak bu soruya 3 cevap bulacağım. Hımm düşünelim bakalım yapmak istediğim 3 şey.. Buldum!!!

1. Anlatmak istediğim ancak anlatmadığım daha doğru bir ifadeyle anlatamadığım çok şey var. Bir gün bu içimde tuttuklarımı tüm dünyaya haykırmak isterim. Evet, evet bunu gerçekten çok isterim.
2. Bu aslında yapmak istediğim değil de olmasını istediğim bir şey. Mutlu olduğum o ender anların birinde ölmek istiyorum. Hiç olmadı sevdiklerimden önce ölebilmek hayattaki tek isteğim diyebilirim.
3. Bu isteğimi izninizle tamamen kendime saklamak istiyorum. Bir gün 1. Maddedeki isteğimi gerçekleştirebilirsem bunu da buradan haykırırım.


Sıkılmadan okuduğunuzu ümit ederek bitirirken, bir değişiklik yapıp MİM davetinde bulunacağım.

Tabikiiiii beni çok seven Zehra Ertuğru :),
Umarım Tigris benden önce davranmaz diyerek Acemi Demirci,
Ve cevaplarını merak ettiğim Cem Kazan, danışmadan bekleniyorsunuz :)

Hoşça kalın, sevgiyle kalın :)

16 Ağustos 2016 Salı

Hadi soyun! Çıkart üzerindekileri! Hadiii çıkart ne duruyorsun??

Önce gömleğini çıkar. Uğraşmasana düğmelerle.. Kopart at, bırak yırtılsın.. Giymeyeceksin nasıl olsa.. 
Acele et, soyun..
Dur! Dur! Yardım edeyim.
Geç otur şöyle..
Bakma öyle şaşkın şaşkın.
Ne sandın?
Elbiselerinden bahsetmiyorum elbette.
Üzerine aldıklarınla benim derdim.
Her sabah bir gömlek gibi üzerine giyindiğin kibrinden, egondan, hatır gönül bilmeyen, gittikçe insanlıktan uzaklaşan halinden bahsediyorum.
Çıkart bak nasıl da rahat edeceksin.

Vefayla başlayalım. Vefa nedir hatırlasana?
Hayır, hayır Eminönü – Fatih arasındaki semtten bahsetmiyorum. Ama istersen götürebilirim.
Ne diyorum ben? Kafamı karıştırıyorsun.
Unuttun değil mi?
Üzerine aldıklarına öyle sarıldın ki unuttun. Nelerin seni insan yaptığından öyle bihabersin ki..
Buraya nasıl geldiğini hatırlasana..
İlk geldiğin günü..
Şaşkın ve saf halini..
Çok güzeldin o gün.
Bilerek miydi böyle gelişin? Aceleyle mi çıkmıştın evden? Ondan mıydı maskeni takmayı unutuşun?
Yok ya sanmıyorum..
Saftın, güzeldin..
İçin üşümüş olacak üzerine bir tek samimiyetini almıştın, pekte yakışmıştı.
İçtendin..
Gözlerin velfecri okumuyordu.. Bakınca ancak kendini görebiliyordun. Suya bakmak gibiydi, aksimi görüyordum her baktığımda.
Ne oldu peki?
Kazancın artınca, istediğini elde edince yoksa güçlü olduğunu hissedince mi böylesi değiştin??
Şimdi sana acı gerçekleri söyleme zamanı, rahat ol, yaslan arkana. Sakin ol, sıkıntı yapmana gerek yok, neden terliyorsun?
Çıkar üzerindekileri demiştim sana.. Aç hadi birkaç düğmeyi, şaka yapmıyorum bu sefer. Açta ferahla..
Evet söylüyorum.
O sahip olduğunu düşündüğün şeyler var ya, işte sen onların hiçbirine sahip değilsin.
Ne gülüyorsun?
Evet sahip değilsin.
Tek bir an, ufacık bir nefes alışı, dikkat et bak, nefes alışı diyorum sadece, o nefesi vermeyi katmadım bile işin içine..
O kadar kısa bir andan bahsediyorum. Tüm bu sahip olduklarının elinden gitmesine sebep olabilir.
Hayır bu bir olasılık değil. Bu gerçekten de olası..
Bak nasılda boncuk boncuk terliyorsun..
Konuşmam bittiğinde yaşayacağının yada benim sözlerimin yarım kalarak hayata veda edebileceğimin farkında değil misin?
Otur oturduğun yerde, bu kapıdan çıkarsan döndüğünde beni bulacağının da bir garantisi yok çünkü..
At şu kibri / egoyu üzerinden, senden iyisi, güzeli, yakışıklısı, akıllısı, kazançlısı, unvanlısı daha, daha, dahası var.
Hem ne bu isminin önüne sıfat alma merakı?
Adın yetmiyor mu kimliğine? Kim olduğunun da ne önemi var? İnsan olmak yetmez mi kendini tanımlamaya??
Hem söylesene kazandıkların kaybettiklerini karşılamaya yetecek mi??
Çok şey kaybettin.  Açsana gözlerini. Bu sefer küçümsemek için değil, görmek için baksana!
Ufacık bir gülümsemenin sana neler kazandırdığını hatırla mesela.
Bana değil yanlış anlama, herhangi birine gülümsediğinde aldığın selamla içine dolan huzuru hatırlasana. Ne ara kestin selamı sabahı??
Hadi başa dönelim yeniden..
Nasıl geldin buraya? Nereden, nerelerden geldin?
Kim vesile oldu buraya gelişine??
Ne o işine gelmedi mi hatırlamak?
Bu gerçeği yok sayamazsın!!!
Biraz minnetin ne zararı olur? Minnet peşi sıra vefayı getir.. Vefalı insan iyidir, zarar gelmez ondan.
Hataların var kabul et. Büyük hatalar yaptın.
Özür dilemekle başla. Bir özürle dil aşınmaz.. Telafi etmek için çabala, pes etme, sabırlı ol.
Yüzüne taktığın yalancı maskeni de çıkar. O yalanların değil mi karşındakinin hayatını başına yıkan??  Bırak yalanı dolanı, dürüst ol.

Düşmesin omuzların, kaldır başını, bak bana!

Hadi soyun,

Soyun da gel yanıma!

10 Ağustos 2016 Çarşamba

Takip Sorunsalı..

Sevgili arkadaşlar,

Bugün sizleri kafamdaki bir sorudan yola çıkarak, biraz geçmişe, biraz bugüne, oradan da yazımın başlığı olan soruna götürerek, başınızı döndürüp, kusturmak niyetinde değilim elbette :) Amacım; aklımdaki soruya sizlerin cevabıyla netlik kazandırmak yadaaa yeni başlayanlara bir sır vermek.  Tamam tamam uzatmadan başlıyorum.

Sizlerin beni tanıması aylar öncesine dayanmasına rağmen blogumu 2013 yılında sevgilime yazdığım yazıları yayınlamak amacıyla açmıştım. Sonrasında nasıl olduysa bir anda bir topluluk daveti aldım ve kendimi geniş bir topluluğun, birbirinden değerli insanların yani sizlerin arasında buldum.  Kısacık zamanda yıllardır tanıyormuş hissine kapıldıklarım, canının sıkıntısı/hastalığı geçti mi diye merak ettiklerim, beni kendine yakın görenler tarafından merak edildiğim, moralim bozuk olduğu için destek veren takipçilerim, mutluluğuma ortak olan, sevincimi paylaşan çok güzel arkadaşlarım oldu. Hepinize kocaman bir teşekkürü borç bilirim. Borcu da hiç sevmediğim için peşin peşin teşekkür ederim :)

Kendi kendime yazarken - ki yazmak gerçekten benim için bir tutku ve ben yazmadan nasıl yaşanır bilmiyorum – birilerinin beni okuyacağını, bir de üzerine yorum yapacağını hiç düşünmemiştim. Düşünmememin sebebi de hiçbir topluluğa dahil olmayışım ve takiplere kapalı oluşumdu. Yaşadığım bu tesadüfi davet sonrasında sizleri tanıdıkça, sizlerden yorum aldıkça; yazdıklarımın okunarak, eleştirilmesinin de ayrı bir tadı olduğunu anladım. Çevresinde bir elin parmağını geçmeyecek kadar az insan olan biri yani benim için bu, kendi yalnızlığımın içerisinden çıkıp, (biraz abartı olacak ama) dünyaya açılmak gibi bir şeydi. Tamamen hesapsızca, aklıma geldiğince yazdığım yazılar blogumda yerini alırken, ilgi alanıma giren, kendime yakın bulduğum, okumaktan keyif aldığım kişileri takip etmeye, onlardan fikirler almaya, fikrim varsa yorumlarımda paylaşmaya başladım. Ve zaman geçtikçe blog alemindeki kişilerin, günlük hayatta karşılaştığım(ız) insanlara oranla daha nazik, daha düşünceli, daha insancıl, doğayı koruyan, hayvanı seven ne bileyim işte daha daha daha (yazar burada kelime bulamadı) olduklarına kanaat getirdim. Neticede yazan insan çokta kötü olamıyordu, belki de ondan bu blogdakilerin ‘daha’ olması durumu.. Fakat yine zaman geçtikçe fark ettiğim bir şey oldu. Buda yazımın başlığını alan soru yani ‘takip sorunsalı’ hakkında düşünmeye itti beni.

Gerçekten yazmaya gönül vermiş, duygularını bu yolla aktaran insanların haricinde de birileri vardı. Bu kişiler ‘sizi takibe aldım, sizde beni takip edin’ yazıp gidiyordu. Çok fazla takılmamakla birlikte bu kişileri takibe alıp, iadeyi ziyaret yapıyordum. Sonra şunu fark ettim. Kişiler kendini eklettikten sonra takipten ayrılıyorlardı. Sanıyorum buradaki amaç, ‘bak ben kimseyi takip etmiyorum ama yüzlerce de takipçim var’ düşüncesini karşı tarafın zihninde uyandırmaktı. Ha yapıyor da eline bir şey geçiyor mu? Elbette hayır. Diyeceksiniz ki buna mı takıldın. Aslında takılmadım ama bilmediğim içinde merak ediyorum, buradaki gerçek amaç nedir diye? Çünkü bu kendini ekletip, takipten çıkan, yorum atmayıp ille de yorum gelsin diye bekleyen, gelmeyince sitem yazısı yayınlayan insanların neden burada olduklarını ve olmak için ısrarcı olduklarını anlayamıyorum. Bunu anlayan biri varsa bu konuda aydınlanmayı gerçekten çok istiyorum. Asıl cevap bekleyen sorum da bu.

Son olarak bu kişilere vereceğim sıra gelecek olursam, ‘bu hayatta hiçbir şey karşılı olmuyor’ bunu öncelikle anlamanız gerekir. Yani, sen beni seversin de, ben seni sevmeyebilirim, sen benim ilgimi çekersin de ben senin ilgi alanına dahil olmayabilirim, sen yazdıklarımı okumaya değer bulmazsın da bir başkası bana bayılır gibi, gibi.. Hal böyle olunca, bir şey üretmeden, iki kelimeyi yan yana getirip yazmadan, sadece sayfa açıp hiçbir şey paylaşmadan takipçi sayısına takmış olman ciddi bir sağlık sorunun olduğunu düşündürüyor. Oysa facebook gibi (adı batsın) bir mecrada bu işlerin gideri var. Oraya gidip, ekleyip çıkarabilir, takip edip, bırakabilirsin. Bu zahmete girmek niye? Eğer bunu yapıyorsan ve nedeni konusunda bizleri aydınlatmak isteyecek kadar dürüst olabileceksen (yürek yiyip gelmekte serbest) senin de yorumuna açık bu soru. Gel ve anlat bize, ne yersiiin, ne içersiiiin, bu kafaya nasıl geldiiin? Hadi gel lafını sok sonra engelleyip gitmekte serbest.

Hoşça kalın, mutlu kalın..

** Bu yazı durup dururken yazılmamıştır.